Türkiye bugünlerde yine tarihi bir kavşağın eşiğinde duruyor. Masada yeni bir anayasa tartışması var. Ancak bu seferki arayış, sadece hukuki maddelerin değişmesi değil; toplumsal sözleşmemizin "kardeşlik" ruhuyla yeniden mühürlenmesi arayışıdır. Özellikle, ‘Türkler ve Kürtlerin bin yıllık ortak kaderini, çağdaş ve sivil bir zeminde nasıl daha sağlam bir geleceğe taşıyabiliriz?’ sorusu, bugün her zamankinden daha hayati bir önem arz ediyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin yaklaşık bir asır önce İstanbul’daki Kürt hamallara hitaben söylediği o meşhur söz, bugün anayasa yapıcılar için adeta bir pusula niteliğindedir:
"Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvvetiyiz; topluca bir iyi insan oluruz." Bu ifade, basit bir dayanışma çağrısı değil, derin bir sosyolojik tahlildir. Bin yıldır bu topraklarda et ve tırnak gibi iç içe geçmiş iki ana unsurun, birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olduğunu hatırlatır.
O günün şartlarında "fakirlik, cehalet ve keşmekeş (ihtilaf)" olarak tanımlanan üç büyük düşman, bugün de kılık değiştirmiş şekilde karşımızda duruyor. Ekonomik dar boğazlar, eğitimdeki nitelik arayışı ve aramıza sokulmaya çalışılan fitne tohumları... Bu üç düşmanı alt etmenin yolu ise yine o gün önerilen reçetede saklı:
İttihad-ı Milli (Milli Birlik), Sa’y-ı İnsani (İnsanca Çalışma) ve Muhabbet-i Milliye (Milli Sevgi).
Yeni anayasa;
İşte bu üç silahı kuşanmamızı sağlayacak hukuki zemini inşa etmelidir. Öyle bir metin tasavvur etmeliyiz ki; içinde hiçbir vatandaş kendini dışlanmış hissetmesin. Adalet duygusu, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun en kılcal damarlarında, mahallelerde ve sofralarda hissedilsin. Türk’ün aklı ile Kürt’ün kuvveti (ya da tam tersi, rollerin ve yeteneklerin omuz omuza verişi) bu devletin bekasını, refahını ve izzetini oluşturur. Ayrılık, her iki taraf için de sadece zayıflık ve başkalarına yem olmaktır.
Eskilerin deyimiyle, şayet bizler "muhabbet-i milli" (milli sevgi) ile birbirimize sarılmazsak, elimizdeki o üç büyük elması — İslamiyet, İnsaniyet ve Milliyet — muhafaza etmekte zorlanırız. Yeni anayasa, bu kutsal değerleri koruyan, insan onurunu merkeze alan ve "biz" bilincini her türlü siyasi çıkarın üzerinde tutan bir barış belgesi olmalıdır.
Sonuç olarak;
Türkler ve Kürtler bir elin parmakları gibidir. Yumruk olduğunda bir kuvvet, açık olduğunda bir şefkat eli oluştururlar. Yeni anayasal zemin, bu parmakların birbirine daha sıkı kenetlenmesini sağlayacak, geçmişin yaralarını saracak ve geleceğin büyük Türkiye’sini inşa edecek bir mimari sunmalıdır. Çünkü biz birlikteyken "tam bir insanız" ayrı düştüğümüzde ise parçalanmış bir hikâyeden öteye geçemeyiz.