Tarih boyunca insan, "eşref-i mahlukat" ile "esfel-i sâfilîn" arasındaki o ince çizgide yürüdü. Ancak bugün, özellikle son iki-üç asırdır dünyayı sahte bir medeniyet algısıyla, hürriyet ve refah masallarıyla aldatan o "faiz, fitne ve fesat şebekesi", artık heybesinde gizlediği tüm pislikleri dünyanın orta yerine boca etti. İbn-i Arabi’nin Füsûsu’l-Hikem şerhinde ifade edilen o sarsıcı hakikat, bugün Gazze’nin enkazları arasından ve Epstein dosyalarının karanlık dehlizlerinden yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor: "İnsan, şeytanı bile geride bırakabilecek bir mel'anete yönelebilir."
Yıllarca dünyaya "insan hakları" ve "etik" dersi veren küresel sistemin, Epstein adasındaki o iğrenç sistemle nasıl birer hayvani arzu batağına saplandığını izledik. Faiz çarklarıyla sömürülen kitleler, fitne ile birbirine düşürülen coğrafyalar ve fesatla çürütülen nesiller... Bu manzara, metinde geçen "insan-ı nâkısta şeytan mutasarrıftır" (kâmil olmayan insanda yönetici şeytandır) hükmünün ete kemiğe bürünmüş halidir.
Aynı "medeniyetin" Gazze’de sergilediği vahşet ise madalyonun diğer yüzüdür. Bir yanda cinsel sapkınlıklarla çürüyen bir ruh, diğer yanda bebek kanıyla beslenen bir canavarlık... Batı medeniyetinin o parıltılı ruju artık bir bir dökülüyor; altından ne rasyonalizm çıkıyor ne de hümanizm. Sadece saf, katıksız bir karanlık.
Fakat bu karanlığın bir başka yüzü daha var: Zıtların tecellisi. Şebekenin tüm pisliğini birden kusması, insanlığın gözündeki o sahte illüzyonu da yerle bir etti. Beşeriyet, iki asırdır kendisine "tek yol" diye sunulan bu kokuşmuş düzenin iflasını bizzat tecrübe ediyor. İşte bu büyük tiksinti, inanılmaz bir çekim gücünü de beraberinde getirdi.
Bugün Batı dünyasında, en entelektüel kesimlerden en sade vatandaşa kadar kitleler, fevc fevc İslam’a, yani fıtratın sesi olan "Din-i Hak" medeniyetine yöneliyor. İstatistiklerin ötesinde bir ruh göçü yaşanıyor. Çünkü insanlık görüyor ki; Gazze’deki annenin sabrında, direnişin ahlakında ve İslam’ın faizsiz, fitnesiz o duru adaletinde tek kurtuluş saklı. Sahte medeniyetin pisliği arttıkça, İslam’ın "nur-u kâmili" daha bir iştiyakla aranır oldu.
Mevlana’nın meşhur beytindeki gibi; insan bir hamleyle meleklerin fevkine çıkabilecekken, bir başka hamleyle hayvandan da, şeytandan da aşağıya yuvarlanabiliyor. Batı’nın seçkin(!) şahsiyetleri o aşağılık çukura (esfel-i sâfilîn) doğru koşarken, uyanan kitleler İslam’ın "Cemâl" tecellisine sığınıyor.
Dünya artık bu kiri daha fazla taşıyamaz. Faizle emilen kan, fitneyle çıkarılan yangın ve fesatla kirletilen ruhlar dönemi kapanıyor. Modern dünyanın ruju döküldü, altındaki "ebedi hakikat" ise tüm ihtişamıyla yeniden doğuyor:
Karanlık ne kadar koyulaşırsa, fecir o kadar yakındır.