Nasıl söze başlasam, hangi kelimeleri kullansam; içimdeki kızgınlığı nasıl sakin bir dille anlatmaya çalışsam bilemiyorum.
Birkaç gündür hepimiz bazı görüntülere maruz kaldık. Bir video başlıyor, daha ilk saniyesinde kötü bir şeyle karşılaşacağımı anlıyor ve hemen geçiyorum. Asla izleyemiyorum.
Bir arkadaşım, “Gördün mü yoğun bakım ünitesinde çekilen görüntüleri, ne kadar kötü…” dedi.
“Evet, gördüm ama hayır, izlemedim. Nolur bana da anlatma,” dedim. “Tahmin ediyorum ama görmek bir yana, sen anlatırken bile gözümde canlandırmak istemiyorum.”
Bütün hücrelerim istemsizce ayağa kalkıyor, yalnızca ihtimalini düşünürken bile.
Bir süre özellikle kaçındım ama ne mümkün… Boşluğuma geldi, hemen geçemedim ve ben de maruz kaldım.
Beynim uyuştu, ayaklarım karıncalandı. Hissettiklerimi anlatacak kelime bulamıyorum.
Sonra büyük oğlum geldi aklıma. Kolikti. Hastanelerde zaman geçirdik, gelip gittik. Biz de taze anne babaydık; neyi nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. O kadar küçüktü ki, dokunmaya kıyamıyorduk. Gazı var diye doktorlar karnına masaj yapıyordu; bağırsakları rahatlasın diye… İlk masaj yapılırken sadece bir kez izleyebildim, sonraki muayenelerde bakamadım.
Arkamı dönüp eşimin yüzüne bakıyordum. O ise gözleri açık, elleri havada; her an fırlayıp çocuğu kucaklayacakmış gibi tetikteydi.
Her hastane çıkışı, “Kıyamıyorum, hamur gibi yoğuruyor küçücük çocuğu. Kendim getirip teslim ediyorum ama her seferinde zor tutuyorum kendimi, almasam diye,” derdi.
Neden bu tedirginlik, neden bu kıyamamak?
Yeni doğmuş, birkaç günlük bebeğimizin karnına bastırarak masaj yapılıyor; canı yanar mı, bir yerine bir şey olur mu diye…
Üzerinden çok zaman geçti. Unuttuğumu sandığım her şey yeniden geldi aklıma.
İnsan bu kadarcık şeye bile kıyamazken; yapılanlar nasıl bir vicdan yoksunluğu, nasıl bir insaniyet eksikliği?
Burada sözünü ettiğimiz; kendini savunamayan, anlatamayan, yeni doğmuş bebekler…
İnsanlığı bir kenara bıraktım artık ama şunu sormadan edemiyorum:
Bu nasıl bir cesaret?
Bu nasıl bir korkusuzluk?
Ortada çok büyük bir sorun var. Bir bebeğin hayatını etkileyecek, hatta onu sakat bırakabilecek kadar şiddeti uygulayacak cesareti nereden buluyorlar?
Kapalı alan diye mi?
Girişler kısıtlı diye mi?
Aileler her an haberdar olamıyor diye mi?
“Nasıl olsa yoğun bakım, kimse görmez” diye mi?
Her kan alındığında, vücudunda ufacık bir delik açıldığında canı yandığı için anne babaların içi parçalanır, ecel terleri dökerler.
Ama sen göremiyorsun diye, gözünden sakındığın, zorla taşıyıp dünyaya getirdiğin yavruna; eli ruh hastası biri içindeki kiri kusacak, öyle mi?
Böyle bir dünya olmamalı.
O-LA-MA-MA-LI!
Bu ilk de değil. Daha nicelerine maruz kaldık.
Bir de bunlar sadece duyduklarımız… Gün yüzüne çıkmayan kim bilir neler var.
Anaokullarında, yetiştirme yurtlarında çocuklara uygulanan şiddeti izledi bu gözler.
Bu ülke “Yenidoğan Çetesi” diye bir davaya şahit oldu. Olanları ayan beyan izledik, dinledik. Kaç canla oynandığını, kaç ailenin ciğerinin yandığını gördük.
Sonra verilen cezaları da gördük.
O görüntülerdeki hemşireye 3 yıl ceza verilmiş.
Şaka gibi.
Savunmasız, masum bir canlının hayatıyla oyna; cezan neredeyse yok hükmünde olsun. Ailesiyle alay eder gibi…
Daha neyi bekliyoruz Allah aşkına?
Hangi eşiği, hangi sınırı, hangi felaketi?
Ne olması lazım ki harekete geçilsin?
Ne olması lazım ki bir şeyler yapılsın?
Çok bir şey istemiyoruz aslında.
Sadece güvence ve güvenlik istiyoruz.
Sağlık Bakanlığı’nın artık gözle görülür, hepimizi ikna edecek, gerçekten güven verecek bir çözüm ortaya koyması gerekiyor.
Çünkü gelinen nokta, “öyle böyle” denilerek geçiştirilemeyecek kadar ağır.
Çok öfkeliyim.
Ve bu öfke, vicdandan geliyor.