Sosyal medya günlerdir kaynıyor.
“Haber kanalı” diye takip ettiğimiz, bilgi alalım, gündemi öğrenelim diye güvendiğimiz bazı hesapların aslında sadece bilgilendirme amacıyla var olmadığını; arka planda bambaşka hedeflere hizmet ettiğini, nasıl fonlandıklarını, nasıl desteklendiklerini, nasıl algı yarattıklarını ve toplumu bilinçli şekilde kutuplaştırdıklarını öğrendik. İnsan ister istemez sarsılıyor. Hepimiz şoktayız.
Takip ettiğim hesaplar arasında olanlar da vardı elbette. İnsanın asıl şaşırdığı; bu iş için harcanan emek, kurulan teşkilatlar, yapılan planlar ve ayrılan bütçeler… Sadece bu amaç uğruna dönen koca bir düzen var.
Artık “savaş” kelimesinin içi tamamen değişti. Bugünün savaşları, zihnimizde kalan klasik savaş tanımından çok uzakta. Çok daha sessiz, çok daha sinsi ve çok daha derin. İnsan, bir saldırının, bir kuşatmanın, hatta çok tehlikeli bir savaşın tam ortasında olduğunu bile fark etmiyor.
Bir var olma, ayakta kalma mücadelesinin içindeyiz. Ama dışarıdan bakıldığında hayat son derece normal, hatta monoton görünüyor. Her zamanki gündelik işler, koşuşturmalar, geçim derdi, çocuk yetiştirme telaşı… Kahve molaları, piknikler, sohbetler, ev gezmeleri… Hayat akıyor gibi. Oysa bütün bunlar olurken, görünmeyen bir savaşın içindeyiz.
Garip değil mi? Biz bunlarla meşgulken, birileri bizim geleceğimizle — hatta geçmişimizle — oynuyor. Yetiştirdiğimizi sandığımız çocukların zihinlerine oyunlar kuruluyor ve çoğu zaman ruhumuz bile duymuyor. Bir “tık” ile… Hiç bedensel güç kullanmadan, tek bir düğmeye basarak. Beynimize giriyor, ayarlarımızla oynuyor, bizim düşüncemizi çıkarıp kendi düşüncesini yerleştiriyor. Hem de biz fark etmeden.
Bu gözle bakınca bazı şeyler daha iyi anlaşılıyor. O koskoca devletler, milletler bir günde iki askerle ele geçirilmiyormuş meğer. Bunun altyapısı çok daha önce, bambaşka ortamlarda, bambaşka yöntemlerle hazırlanıyormuş. Önce halkın zihni ele geçiriliyor, sonra fiziki güce başvuruluyor. O aşama zaten artık zor olmuyor. Hepimiz gördük, izledik. Irak’ta “özgürlük savaşçıları”nın (!) alkışlarla karşılandığı günleri hatırlayın; sonrası malum.
Beynini yıkayamadıkları nadir toplumlardan biri sanırım Filistinliler oldu. 80–90 yıldır bitmeyen bir direniş… Gazze’yi bile alamadılar. Anladılar ki her yer askeri güçle ele geçirilemiyor. Bunun üzerine başka yollar denediler ve ne yazık ki pek çoğunda da başarılı oldular.
İnsanın içine ister istemez bir karamsarlık çöküyor. Bu kadar kirli bir zeminde biz doğru yolumuzu nasıl çizeceğiz? Çocuklarımızı nasıl koruyacağız? Milli ve manevi değerleri, sağlam ve sarsılmaz bir iradeyi onlara nasıl kazandıracağız?
Fonlanan kanallar, haber siteleri, hatta insanlar bir bir ifşa ediliyor. Bazılarını tahmin edebiliyorsun ama bazıları var ki insanın aklı almıyor. Üstelik inanmışsın, güvenmişsin…
Çok tehlikeli sular buralar. İnsan farkına varmadan bile bu düzenin ekmeğine yağ sürebiliyor. Beyinlerle oynanıyor ve kişi hâlâ kendini “doğru yoldayım” sanabiliyor. “Ülkemi seviyorum, milletimi seviyorum” diyor ama olan biten bambaşka.
İşte bu yüzden her zamankinden daha dikkatli, daha seçici, daha bilinçli; değerlerine daha sıkı sarılan, kendinden emin ve yere sağlam basan insanlar olmamız gerekiyor. Ve buna göre nesiller yetiştirmemiz…
Çünkü bu çağın savaşı tam da bu.