Acayip işler dönüyor etrafımızda. Açıkçası ben bazı şeyleri ya yeterince önemsememişim ya da ihtimal vermemişim; bunu yeni yeni fark ediyorum. Bu ihtimal vermeyiş, kendimizi mi küçük görmemden kaynaklandı, yoksa “bize yakıştıramamamdan” mı bilmiyorum. Büyük olayları, büyük adımları anlayamamışım galiba.
Şu an gecenin bir yarısı oturmuş, kendimin ve milletimin neden bu kadar pasif düşüncelere gömüldüğünü düşünüyorum. Gerçekten gecenin bir yarısı…
Dünyanın dört bir yanından bu konunun uzmanları, önemli siyasetçiler çıkıp programlarda bize dair şeyler anlatıyor. Hem de ciddi ciddi… Çok önemli konulara değiniyorlar. Ben ağzım bir karış açık izliyorum; dinliyorum, şok üstüne şok yaşıyorum. Büyük büyük adımlardan bahsediyorlar. Anlatırken çoğunun sesinde istemsiz bir korku ve endişe var. Olan bitenden ciddi şekilde tedirginler. “Bir şeyler yapılmalı”, “verilen tavizlerin geri dönüşü olmayabilir”, “kıvılcımlar büyüyor” gibi cümleler kuruyorlar.
Ben de gözümü kırpmadan, “Gerçekten mi?” der gibi izliyorum. İnanamayarak…
Sonra bir anda kendime sordum: Bende bu inanamamışlık neden var?
Şu an gerçekten bir şeyler oluyor. Ülke olarak aktif biçimde dünyanın pek çok noktasındayız ama halk olarak tam olarak ne olduğuna, ne yaptığımıza dair çok net bir fikrimiz yok gibi. Buna karşın dünya bizi büyük bir dikkatle izliyor; hatta endişeleniyor. “Çok fazla olmaya başladılar” diyorlar.
Evet, sanırım biz gerçekten “çok fazla olmaya” başlamışız. Önemli gelişmelerin olduğunun farkındayım elbette. Ama bana kalsa ben sadece sınırlarımızı korumaya çalıştığımızı sanıyordum; galiba çoğumuz da böyle düşünüyor. Oysa dışarıdan gelen tepkilere baktığımda işlerin hiç de öyle algılanmadığını görüyorum.
İlk defa sözlerde, bakışlarda, seçilen kelimelerde korku hissettim. Bu beni sarstı. Dünya genelinde bir tedirginlik var; zihinlerde soru işaretleri, ihtimaller silsilesi dolaşıyor. Sanki yıllardır uyuyan dev bir ejderha varmış da kıpırdanmaya başlamış gibi… Garip gelecek ama bana Yüzüklerin Efendisi’ndeki o atmosferi hatırlattı. Bu kez gerçekten ürperdim.
“Acaba,” dedim, “ben koskoca bir ülke, bir millet olarak kendimi mi unuttum? Ya da benim göremediğimi başkaları mı görmeye başladı?”
Sonra bazı cümleler yankılanmaya başladı zihnimde:
“Bizden bir cacık olmaz.”
“Bizden bir halt olmaz.”
“Bugüne kadar neyi becermişiz ki şimdi becereceğiz?”
“Bunlar hayal, rüya… Geçmişte kaldı her şey.”
“Zaten tarihimizde hakkını verebileceğimiz üç beş padişah var, gerisi boş.”
O kadar çok duymuşuz ki bunları… Yattığım yerden kendi zihnimde dolaşan bu cümleleri dinledim. Meğer biz bunları ne kadar çok işitmişiz, içimize almışız, sindirmişiz. Üstelik bir de inanmışız.
Biz, kendimizin bir işe yaramayacağına inanmışız.
Ama buna rağmen dünya ayakta izliyor bizi. Biz kendimize inanmaya inanmaya bile bir şeyler başarıyoruz. Böyleyken bile dünyayı tedirgin etmeyi başarabiliyoruz. Bir de gerçekten silkelenip, özümüzü ve asıl gücümüzün varlığını hissederek yapsak yapacaklarımızı… Ne olur, düşünmek bile zor.
Kafam karmakarışık ama iyi ki bu düşüncelere daldım. Çünkü “sen başaramazsın” örtüsü öyle derin, öyle ağır ki…
Bizim acilen durup durup geçmişe bakmamız, oradan güç almamız gerekiyor. Sanırım bu işin hakkıyla bir sonuca varmasının yolu ancak buradan geçiyor.