“Etrafımız ateş çemberi gibi” diye diye, hakikaten gerçek bir ateş çemberinin tam ortasında duruyoruz. Ramazan’dan mıdır nedir, bir sakinlik de var üzerimizde. Sanki dibimizde olmuyor da tüm bu olan bitenler dünyanın diğer ucunda yaşanıyormuş gibi sadece izliyoruz; kimsede öyle ahım şahım bir telaş yok. Suriye kendi içinde karışınca bile ülkede bir hareketlenme olmuştu.
Şu an aksiyon savaş filmi izler gibi izliyoruz bakalım. Etrafımızda füzeler dört dönüyor; hangisinin nereye düşeceği belli değil. Karışmayan komşumuz kalmadı; aslında karışmayan Müslüman topraklar kalmadı. Bir biz, tek başına.
“Bir şey yok” diye telkin ede ede izliyoruz bakalım.
Ve izlerken anlıyoruz ki bu şekilde karşıdan izlemek bile bir maharet, bir güç, bir strateji gerektiriyormuş. Bunun farkına yeni yeni varıyoruz. İzlerken daha iyi anlıyor, gerçekleri görmeye anca başlıyoruz sanki. Çok da kendimize yüklendiğimiz, hor gördüğümüz, aşağıladığımız kadar değilmişiz galiba ya, diye diye olan biteni seyrediyoruz.
“Olan biten” deyince geçiştiriyormuşum gibi duruyor ama durum çok vahim. Onca yaşananın ortasında, koskoca, köklü ve büyük bir devlet olan İran’ın bunca kayıp vermesi çok vahim. Bu durumun ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Ve yeniden İsrail denen illetin nasıl köstebek ruhlu, nasıl bir yılan olduğunun kanıtı oluyor. Adamlar dünya ehline kendilerini ifşa etmek için ant içmişçesine, kudurmuş köpek misali saldırıyorlar oraya buraya. Ellerinde tasmasıyla, önce onu öne saldıkları sadık ve hâlâ çok güçlü olan bir büyük köpek…
Kime nasıl çatacaklarını şaşırmışçasına, ağızlarında köpükle oraya buraya salça oluyorlar. Gayet de cüretkârca, açık açık tehdit de ediyorlar.
Onca söylem oldu, ima edildi; yetmedi, açık açık “Sıradaki Türkiye olabilir” dediler.
Korkarız sanmıştım…
Ama bambaşka oldu tepkimiz: “Sıradaki derken… Sen kimsin ki sıraya dizmekten bahsediyorsun? Bizi kimlerle bir tutuyorsun? O bahsettiğin sıradaki sen olmayasın?”
İçim titreyip gururlanmadım diyemem; çok tuhaf oldu içim. Bizim ne zaman çıkacağı belli olmayan fevri ve şaşırtıcı tepkilerimize alışamadım hâlâ sanırım. Sosyal medyayı da baz alarak bazı tabularım varmış beynimde; acabalarım, belkilerle dolu korkularım varmış.
Ama halkım beklediğim gibi değil. Çok keskin… Hem de iyi anlamda keskin. Ben böyle bir tabloyu uzun zamandır görmemiştim.
Anladım ki bu millet öyle kolay kolay yıkılmaz. Çok alavere dalavere döndürmeleri gerekecek.
Onlar bunun farkında aslında; biz farkında olmasak da farkındaydılar zaten.
Ben “İnanmıyorum”, “Ateistim”, “Avrupaiyim”, “Bunlarla, burayla bir ilgim, sevgim yok” desem de onların gözünde ben, her an özüne dönme potansiyeli olan bir — burası önemli — TÜRK’üm.
Yani tehlikeyim. Şu an ne olduğum, nasıl düşündüğüm, nasıl göründüğüm önemli değil; özüm önemli, kanım önemli, geçmişim, soyum sopum önemli. Gerisi teferruat onlar için; sadece işini kolaylaştıran bir merdiven o kadar.
Dünyaya medeniyeti, cinsiyetsizleşmeyi, sözde özgürlüğü, açık görüşlülüğü, farklı düşünmeyi, farklılıklara saygıyı empoze ederlerken İsrail’in kendi kuralları, yaşam biçimleri peki?
Hepimiz gördük.
Nasıl bir oyunun, nasıl bir yozlaşmanın içindeyiz artık anlamamız lazım. Adamlar dünyaya pislik enjekte ederken, kafaları bulandırıp değerleri yıkarken kendilerini korunaklı bir fanusta tutuyorlar. Sımsıkı bağlılar geleneklerine; asla tavizleri, asla sapmaları yok. Değerleri öyle kıymetli ki gözlerinde; asla kaçamak, asla sızıntı yok.
İyi analiz etmek, iyi görmek, iyi anlamak, iyi bakmak gerek.
Yoksa onlar bizimle uğraşmaya dünden razı… Çünkü başka türlüsü mümkün değil, biliyorlar…