Savaşı yakinen yaşamadık, şu anlık bize dokunan (en azından halk bakımından) keskin bir tarafı olmadı. Etkisi olmaz mı? Sınır komşumuz; her adımı bize direkt etki olarak geri dönüyor, evet ama belli ki hepimiz içten içe en kötüsüne hazırlamışız kendimizi ki bu kadarcık geri dönüşe “Yarabbi şükür” dedik. “Eee o kadar da etkisi olmadı canım.” tepkisi verdik.
Nereden mi anlıyorum? Şu anki o dalgalanmaları en hafif tepkiyle atlatıyoruz da ondan. Ancak kendi aramızda muhabbeti, az ucundan şikâyet babında söylenmesi dışında halkta şiddetli bir hareketlenme yok. Ben de aynısını yapıyorum; söyleniyorum, geçiyorum. Üzerinde durmak istemiyor muyum, canımı sıkmıyor mu? Evet, çok can sıkıcı, daraltıcı, insanı zora sokan bir süreç ve hareketlenmeler; ama daha ileri bir tepkiyi göstermeye nedense içimde bir yerler izin vermiyor. Bunu fark edince şöyle etrafıma da dikkat ettim; sanırım hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı fikirde birleşiyoruz ki iş söylenme safhasında kalıyor.
Neden? Çünkü farkındayız...
Çünkü hepimiz bu sakinliğin arkasındaki kaosu, tempoyu, koşuşturmayı, insanüstü çabayı gördük; görebildiğimiz, gösterildiği kadarını anladık. O kapı aralığındaki karmaşık görüntüyü çözdük ve hak verdik.
Bu, bizim ülkemiz için nadir anlardan biridir bence.
Ben, karmaşıklığın, karışıklığın, iç dış kavganın içine doğmuş biriyim; hepimiz öyleyiz. Biz kendimizi bildik bileli bu ülkede bir vukuat vardı; hatta biri bitmeden biri başladı. Biz vukuatlar silsilesini bile yaşadık halk olarak. Kavga gürültümüz hiç eksik olmadı; kutuplaşmanın kitabını yazan bir milletiz mesela, hayatın her anlamında üstelik. Bizim sakin geçen bir günümüz bile olmadı; biz sessizlik nedir, belki de yüzyıllardır bilmiyoruz, unuttuk gitti. Nasıl bir histi, kimsenin bir fikri yok.
Biz sakinleşmek için yazı bekleyen, 4-5 gün de olsa memleket kavgalarından, geçim sıkıntısından uzaklaşmanın hayalini kuran, bu an için nelerden vazgeçen insanlarız.
Her şey zaten bu ülke için kasvetliyken, hele havanın da kasvetini asla kaldıramıyoruz mesela. Her sene yaz gelsin diye dört gözle bekler, içimizi dışımızı ısıtsın güneş diye sabırsızlanırız her daim. Baharın gelişi bayramdır bize. Mecazi anlamda bir şeyleri temsil eder; umut ederiz, dua ederiz ve hep bekleriz. O gelmek bilmeyen sükûneti, güneş gibi parlak günleri, baharın o iç açan sakinliğini, belki de o kendi içindeki güzel telaşını... Biz güzel telaşların bile hasretiyle yanarız mesela. Yeter ki güzelle başlasın ve bitsin.
Bunları düşününce fark ettim mi? Biraz biraz değişiyor ve gelişiyoruz sanırım. Bu, iyiye işaret...
Yine büyük bir aşkla baharı bekliyoruz, canım onda değişen bir şey yok. Mesela yine geç kaldı sanki; bir açsa güneş, bir ısıtsa diye dört dönüyoruz. Yine sıkkın içimiz; onda değişen bir şey yok da o sıkıntıyı kontrol etmesini mi öğrendik nedir? Daha sakin sıkıntılardayız; daha olgun, daha bilinçli, daha anlayışlı bu sefer olan ne varsa.
Bunu da iyiye yormak istedim; öyle olmasını umdum ve bu beni mutlu etti.
Devlet olarak güçlendiğimizi anladıkça, gördükçe sanırım halk olarak da aynı vakurluğu göstermek istedik.
Şu an enteresan bir sessizliğin (daha önce bu kadar sessiz olmamıştı; o yüzden adı sessizlik, yoksa alakası bile yok da, bize göre yani) içinde baharı bekliyoruz... Her anlamda gelişi, beklediğimizden daha güzel, daha heyecanlı, daha güneşli, mis gibi olur inşallah.