Hani 100 yıldır hepimizin bildiği, dilimizden düşmeyen bir tabir vardır: “Tek dişi kalmış canavar…”
İşte şu günlerde onu adeta canlı canlı izliyoruz. O kadar yerinde, o kadar “cuk” diye oturuyor ki… Hâlâ.
Tüm gücüyle, tüm enerjisiyle uluyarak ortalığı birbirine katıyor. Şimdilik el atamadığı tek yer biz kaldık gibi ve bu durum onları daha da çıldırtıyor, bundan eminim.
Yüz yıldır canavar aynı canavar aslında; sadece kimlikleri değişiyor zaman zaman. O gün Avrupa’ydı, bugün Amerika. Çok da fark yok aslında.
Amaçları aynı, gayeleri bir.
O zamanlar tamamlayamadıkları şeyler içlerinde kaldı, şimdi onları bitirme derdindeler. Bize dokunamadıkça nasıl öfkeleniyorlar, nasıl kuduruyorlar… Ağızlarından salyalar akıta akıta tehditler savuruyorlar.
Ama işin en enteresan kısmı şimdi başlıyor: Biz.
Biz, daha düne kadar kendi içimizde saçma sapan sebeplerden birbirimizi yerken bile, farkında olmadan bir güven çemberinin içinde olduğumuzu kabullenmişiz meğer. Kıza kıza, bağıra bağıra bile içten içe bir gurur taşımışız.
Her kafadan ayrı bir ses çıkarken bile, kendi halimize üzülürken bile, aslında hepimizin içten içe aynı noktada birleştiğini fark etmemişiz.
Birbirimizi deli gibi eleştirirken bile bir yerde durmuş, anlamış, hak vermiş, içten içe bir sempati duymuşuz.
Sonra o alışılmadık duygudan paniğe kapılmışız belki de.
Ve kavgaya kaldığımız yerden devam etmişiz.
Dışarıdan bakanlar “bunlar yine bildiğimiz gibi, işler berkemal” diye düşünürken, biz içimizde bazı şeyleri halletmişiz aslında.
Yoksa bunca kargaşanın içinde sahip olduğumuz bu tuhaf sakinliğin başka bir açıklaması yok.
Şimdi hepimiz büyük resmi daha net görmeye başladık.
Resme biraz uzaktan ve daha sakin bir kafayla bakınca, bunca zaman anlamadığımız, karşı çıktığımız, gereksiz gördüğümüz ne varsa bir bir anlamaya başladık. Hatta şükrettik.
Meğer biz farkında olmadan ne uçurumların kenarından dönmüşüz.
Ne badireler atlatmış, ne cehennem çukurlarının ucundan geçmişiz.
En çok da kendimizi ne kadar küçümsediğimizi fark etmişiz.
Bir de dönüp karşı tarafa bakınca insan şaşırıyor.
Adam Türkiye’nin savunma sanayisini övecek ama “Türkiye” demiyor; hâlâ “Osmanlı İmparatorluğu” diyor. Seni elinde kumanda olan bir yeniçeri olarak çiziyor.
Biz ise ağzımız bir karış açık kalakalıyoruz:
“Ne… Osmanlı İmparatorluğu mu?”
Biz o günlerin çok geride kaldığını sanıyorduk.
Ama anlıyoruz ki aslında hiç de öyle değilmiş.
Demek ki bize kalmış bir şey bu; dünya aynı yerde saymaya devam etmiş.
Bunu dünyanın gözlerinden okuyunca da insana tuhaf bir gevşeme geliyor, itiraf edelim.
Ortalık yangın yeri…
Biz ise işin goygoyundayız.
Oysa gelmekte olan şey çok keskin, çok alçak ve çok yakın.
Üstelik çok cani.
Acıma duyguları alınmış, kan içen bir zombi sürüsü gibi; sıfatsız bir kalabalık tarafından çevrelenmiş durumdayız.
Üstelik bunu gizlemiyorlar da.
Apaçık “sıra size geliyor” diye bağırıyorlar.
Ama biz hâlâ duymuyoruz.
Hatta “belki de sıradaki sizsinizdir” diyecek kadar rahat davranıyoruz.
Bunca karmaşanın içinde bir şekilde sakinliği bulmuşuz.
Nasıl bulduysak artık…
Bizi anlamak gerçekten ayrı bir beceri istiyor.
Biz kendimizi bile tam anlamıyorken…
Belki de yıllardır bildiğimiz bir gerçeği yaşamaya başlamanın verdiği bir rahatlıktır bu.
Kim bilir…
Belki de içimizden “Ha bugün, ha yarın” diye beklemekten kurtulduk mu diyoruz.
Ne diyoruz gerçekten?
İnanın, ben de tam olarak bilmiyorum.