Annem biz çocukken bazen "Alıp başımı gidesim var" derdi. "Nereye gideceksin ki?" derdik. "Fark etmez bir dağın başına gidip azıcık başımı dinleyesim var" derdi. Tabi o zaman neden olduğunu anlayamıyordum bunun ve bu lafına acayip öfke duyuyordum. Sanırım bir ara gerçekten gideceğini falan sanıyordum. Sonra tabi o sanmalarım geçti, bu sefer başka bir şey sorgulamaya başladım, neden tek başına gitmek istiyordu ki? Ne yapacaktı orada? Öyle sorunca "Azıcık yalnız kalmak istiyorum" derdi, insan neden yalnız kalmak isterdi mesela? Uzunca bir süre anlayamadım bunu.
Çünkü ben yalnız kalmaktan nefret ederdim asla yalnız kalmayı istemez mümkünse hiç olmasın isterdim. Korkum da bu yüzdendi galiba, annemin bu sözüne hem kızar hem korkardım. Anlayamamak daha da sinir bozucu gelirdi. Onu anlamak isterdim ama benim o zamanki aklıma yatmazdı. Bunu anlamam 35 yaşından sonra oldu... Ben artık annemi anlıyorum.
Annemi anladığım yaşa gelebilecegimi de hiç düşünmedim mesela.
Bazen bazı anlar oluyor ki insanın canı gerçekten sessiz sakin bir orman evi çekiyor. Köy de değil bakın, tek başına bir ev sessizliğin ortasında bir ev...
Bu yaşıma kadar böyle bir arzum hiç olmadı ama şu sıralar ara ara aklıma geliyor. Sanırım insan yaş aldıkça, tahammül sınırları artık silikleştikce yalnızlığı arzuluyor. Kalabalık, ses, gürültü, karmaşa hiç birini duymak, görmek, uğraşmak istemiyor. Belli bir süre sessizlikte beynini dinlendirmek ve susturma ihtiyacı hissediyor. Ama itiraf etmeliyim biraz ağır bir hismiş gerçekten.
İnsan hele ki sosyal bir insan kolay kolay sessizlik istemez ama istiyorsa da çok dolmuştur demektir bu. Şu an geçmişteki annemi düşlüyorum zaman zaman, meğer ne çok bunalmışlığın içindeymiş ki o kadar canlı ve sosyal kadın sessizlik arzuluyormuş.
Belli bir yaştan sonra gelirmiş bu istek insana hakikaten demek ki, diye düşünmüştüm hep. Aslında şimdi daha iyi anlıyorum ki bunun yaşla bir ilgisi yokmuş, yaşanmışlıkla bir ilgisi varmış.
Dinlenememekle, anlaşılamamakla, hoyrat kullanılmakla doğrudan bir ilgisi varmış. Yorulan vücudu değil beyinmiş, ruhmuş. Dinlendirmek istediği sakinleştirmek istediği aslında vücudu değil kafasının içiymiş, ruhunun ta kendisiymiş.
Hoşlaşmadım bu gerçekle yüzleşmekten...
İnsan hakikaten yorulurmuş.
Bazen takılırım arada "İstemiyor musun artık başını alıp gitmek?" derim anneme "Aaa istemiyorum ne yapayım, tek başıma canım sıkılır" diyor mesela. Buruk bir gülümseme ile dinliyorum onu, şakaya vuruyorum, gülüşüyoruz. Ama asla demiyorum ki artık seni anlıyorum diye... Hala bilmiyor benim onu artık anladığımı, bilmesini istemiyorum.
Sanırım artık biliyorum ki söylenmese bile her insanoğlunun zaman zaman böyle istekleri oluyormuş.
Hayatın yoruculuğundan kaçma isteği bu, hayali bile dinlendirmeye yardımcı oluyor sanki, bir kaçış noktası gibi bir şey.
Sanırım yorulduğumu hissettiğim bir zaman dilimindeyim şu sıralar, ne yapsam susturamadığım bir ruhum var.
Bir dağ evi düşlüyorum, sessiz sakin...