Bursa’daki semahaneden gelen o ilk sesi takip etmenin ardından kadim dostumun Konya’ya gideceğini öğrenince, o an bir kor düştü kalbime… Ve nihayet kendimi Hz. Pir’in huzurunda, Konya’da buldum. Şeb-i Arûs, yani o “Büyük Kavuşma” gecesi yaklaşırken; dillerin susup gönüllerin konuştuğu o anlara şahitlik ettim. Şimdi, bu büyüleyici atmosferin ruhumda bıraktığı izleri sizlere aktarmaya çalışayım.

Şeb-i Arûs haftasına girilmişti ama ben aslında kendi kişisel kavuşmamı yaşıyordum. Kadim dostumun yol arkadaşlarıyla “tanış” olmak, beraberce aynı yöne bakabilmek; tabağımızdaki lokmaları bölüşürken bildiklerimizi paylaşıp helalleşmek… İşte tüm bunlar, o asırlık kadim ruhu bugün hâlâ yaşattığımızın en canlı kanıtıydı. Mevlânâ’nın dediği o “deniz”de yalnız değildik; birbirimize el vererek, birbirimize ayna olarak yüzüyorduk.
Sema Mukabelesi’nin yapılacağı yere doğru yürürken önce Hz. Pir’in huzuruna vardık. Akşam saatinde ve hava alaca karanlık olduğu için gündüzün yoğunluğu yoktu. Şeb-i Arûs haftası olduğu için ziyaret saatleri biraz daha esnekti. Ziyaretimizi yapmanın mutluluğu hepimizin gözlerinden okunuyor gibiydi. İnsanın kendi içindeki o kadim heyecanı bir başkasının gözlerinde aynalanmış görmesi, tüm kelimeleri hükümsüz kılıyordu. Dünyevi telaşelerden sıyrılıp kendimizi dinleyerek, hissettiklerimizle beraber Sema Mukabelesi’nin olduğu yere yöneldik.
Adımlarımı atarken hayat yolculuğumda yaşadığım zamansız ayrılıkları, vazgeçmekte zorlandığım anları düşündüm. İnsan her an, diğer bir anı geride bırakarak devam ediyor. Zaman akıp giderken, içimizdeki bazı duygular o akışa direnip bir yerlerde takılıp kalıyor. Yürümekte zorlandığım, durmak istediğim anlarımı düşündüm. Yürüyordum ama zihnim sürekli takılı kaldığım yerleri hatırlatıyordu ve kendimce oluşturduğum karanlık büyümeye başlıyordu. Pişmanlıklar, keşkelerle başlayan cümleler…

“Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın,” der Hz. Mevlânâ.
İnsan, kendisiyle olan ilişkide de kendini çıkmazlara sokmaktansa sevmeyi öğrenmeli. Sanırım öğrenmekte zorlandığım yerlerde kendime şefkat de gösteremediğimi fark ettim. “Olan olduğu hâliyle en güzel şekilde olmuştur,” diyebilmek ve devam etmek sanırım “asıl kavuşma”. Bunları düşünürken Şeb-i Arûs’un yapılacağı alana geldik. Her yönden gelen kalabalıklar sıraya girerek yerini almaya başlamıştı bile…
Biz de yavaş yavaş bizim için ayrılan yere doğru ilerledik ve yerimizi bulduk. Salona girdiğimiz an, her yanı kaplayan o derin gül kokusu bizi karşıladı. Bu koku, sanki zihnimizdeki son telaşeleri de süpürüp bizi başka âlemlere götürmeye niyetliydi. Işıklar kararıp program başladığında ise binlerce insan aynı anda sustu; o an binlerce kalp, tek bir noktada, aynı sessizlikte birleşti. Kudüm sesinin ardından gelen ney sesi hepimizin kalbini huşusuyla eritti. Zihnimizle kalbimiz bir oldu.
Kırmızı postun olduğu bölüm kıble tarafında olup, burası Hz. Mevlânâ’nın makamı olan ve postnişinin oturduğu bölümdür. Kırmızı post serilmiş, semazenler yerini almıştı. Musiki kısmında yaklaşık yirmi kişiye yakın bir grupla, sema edenlere eşlik ediyorlardı. Sema edenler de neredeyse kırk kişiye yakındı diyebilirim. Sema, genel olarak kâinatın oluşumunu, insanın evrendeki dirilişini ve Allah’a olan aşk ile İnsan-ı Kâmil’e yönelişini ifade eder. Semahanenin sağ tarafı görünen (maddî) âlemi, sol tarafı ise görünmeyen (mâna) âlemini temsil eder. Semazenin başındaki sikke mezar taşını, beyaz tennûre kefeni, sırtındaki hırkası ise kabrini sembolize eder. Semazen, hırkasını çıkararak hakikate doğmayı ve benliğinden arınmayı simgeler.
Her biri bir nizam ve düzen içinde, birbirlerine selam vererek başladılar. Ne hızlı ne de yavaş; olması gereken oluyordu. Nehirin denize yavaşça karıştığı an gibi, sakince ama sabırla, her daim ilerleyerek… Ne birisi kendini öne çıkartıyor ne de geride kalıyordu. Hırkalar atıldı, benlikler bir kenara bırakıldı ve o bembeyaz tennûreler içinde dervişler, tıpkı Hz. Mevlânâ’nın dediği o “dokuz yüz katlı deniz”de yüzmeye başladılar. Her biri kendi çevresinde, kendi olağan hâliyle, ışığın etrafındaki pervaneler gibi dönmeye başladı. Biri belki biraz daha yavaş, kendince; birinin elleri biraz daha havada, başı diğerlerine göre kendince biraz daha eğik hâliyle, birbirlerine değmeden sakince akışı yaşıyorlardı.
Sema etmenin kendi anlamının dışında bana hissettirdiği; semazenin hırka içindeyken dünya telaşında olup meşguliyetleri hatırlatması, hırkanın çıkmasıyla bize verilen yeteneklerin etrafımızı aydınlatması hâli gibiydi. Musikiye yatkın olanın enstrümanıyla buluştuğundaki meşk hâli, ressamın eline fırçayı aldığında yaşadığı buluşma anı, yazarın kelimelerle dansı gibi…
Marifetlerimize göre elimizden, dilimizden dökülenler… Kendi marifetimizle kavuştuğumuzda, zaman ve mekân algısının ötesine geçme hâlimiz sema edenlerin meşki gibi… Yoluna, marifetini birlik için kullananlar denk gelsin. Marifetlerimize kavuşup etrafımızı aydınlattığımız anlara kavuşmamız dileğiyle.
Keyifli hafta sonları dilerim.