Bursa tarihinin kadim izlerini takip ederken, Mevlevihane’nin kapısı aralandıktan sonra akışın yön vermesiyle Konya’nın sakin, huzur dolu atmosferinde kendimi buldum. Konya’ya bu üçüncü gelişim; her gelişimde beni farklı bir “ben” ile karşılıyor. İlk gelişimdeki heyecanımı hatırlıyorum; yazılı kaynaklardan okuduklarımla zihnimde oluşturduğum tasvirler ve o coşkulu hâlim… Şu an ise bildiğim kadim yerlerin özlemi ve kavuştuğumdaki mutluluk hâkim.

Şeb-i Arûs zamanında geldiğim için Hz. Pir’i ziyaret saatleri biraz daha esnekti. Normal mesai saatleri dışında olmasına rağmen müze kapılarını ziyaretçilere açmıştı. Zifiri karanlık çökmeden müzeye giriş yaptım. Girdiğimiz kapı Gül Bahçesi… Rengârenk güller bizi karşılıyor. Mevlana Hz.’nin insana verdiği değer somut olarak karşılığını bulmuş gibiydi. Açmayı bekleyen tomurcuklar, açmış ve kurumuş güller, budanmış dallar, sararmış yapraklar… Güllerin yolculuğunu izliyor gibiyiz. Hâlden hâle geçen bir yolculuğun yansıması adeta; sanki bizler gibi…
Kişisel tarihimde, hâlden hâle geçişlerimdeki sancıları, düşüşleri, yorulup durmalarımı, vazgeçişlerimi düşünürken Küstûhan Kapısı’ndan geçiyorum. Kendime küsmeden, darılmadan, gönül kapılarımı kapatmadan yürümeye devam etmeliyim diyerek müzeye doğru ilerledim.
Akşam saatleri olduğu için yoğunluk biraz daha azdı ve bu sakinlikte, sessizlikte mekânın istemsizce sizinle iletişime geçtiğini, sizi içine aldığını hissediyorsunuz. Dervişler kapıdan içeri giriş yaparken ve çıkarken eşiğe basmadan, kapının sağ tarafına yanaşarak kapının girişine selam edip öperek girerlermiş. Aslında bu kapı Mevlânâ’nın kapısı gibi gözükse de Allah’ın razı olduğu kapılardan biri; ona hürmeten ben de bu geleneği sürdürmek için kapıya selam verip, eşiğe basmadan sağ ayağımla içeriye adım atıyorum.
Giriş kapısından içeri girdiğinizde, duvarlarında eserler bulunan bir oda sizi karşılıyor. Bir sonraki kapının eşiğinin hemen üzerinde bir tablo var. Yazıyı aktarıyorum: “Burası âşıkların Kâbesi’dir. Eksik olan tamamlanır.”
Bu sözü Mevlânâ’nın hayat felsefesini düşünerek yorumlarsak, dünya yolculuğumuzdaki her günün bir tamamlanma hâli için fırsat olduğunu bizlere aktardığını görürüz. Buraya gelerek tamam olan yerlerimizi fark ederken, eksik yanlarımızı da görme, anlama ve onarma fırsatı yakalamış oluyoruz. Bu yolculuk, Mevlânâ’nın ölüm gününe atfettiği o “vuslata kadar”, yani büyük kavuşmaya kadar devam edecek olan bir akıştır.
İkinci eşikten de selamımı verip içeri girdiğimde, bir zamanlar dergâh olan yerin izlerini görüp Hz. Pir’in makamına doğru ilerliyorum. Sükûnetin hâkim olduğu, ney sesinin duvarlara çarpıp yankılanmasıyla modern zamandan koptuğumu söyleyebilirim. Dışarıda bulunan her renkten çiçeğin varlığı gibi, farklı topraklarda yetişen çiçeklerin bir araya gelmesi gibiyiz. Yerli ve yabancı turistlerin iç âlemlerinden dile gelen her dua, bu kubbe altında aynı sese dönüşüyor. Mevlana Hz.’nin yıllar önceki duasının kabul olmuş hâlleri gibiyiz.

Önce kendi dünyalarımızdaki sükûneti sağlayıp, bizdeki bu sükûnetin dünyamıza yansıyarak çoğalmasını diliyorum. Çok bilindik bir söz vardır: “Evini ve kapının önünü temiz tut.” Bu, maddesel bir temizliğin yanı sıra temiz bir ruh hâlini de temsil eder. Arınmaya niyet edebiliriz elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce; ruhumuzu huzursuzluk veren, bize iyi gelmeyen yerlerden uzaklaşarak arınmaya başlayabiliriz.
Örneğin; dilimizle, nefesimizle hayat verdiğimiz kelimelerden başlayabiliriz. Az kelime kullanmak, şikâyet dilinden sıyrılıp şükür bilincinde olmak; kendi âlemimizde birçok kapıyı kapattığı gibi rahmet kapılarını da açmaya vesile olur. Öfkeyi dile getirmektense sevgi dilini seçerek başlayabiliriz. Arınmak, vazgeçmeyi göze almaktır. Vazgeçmek kolay olmayabilir; her birimizde bulunan öfke, açgözlülük, hırs ve kibre yenik düşebiliriz.
Kapıda yazan yazının bize bir kapı açmasını umuyorum:
“Eksik olan tamamlanır.”
Eksik olan yerlerimizin tamamlanmış hâlini görmek nasip olsun. Bu büyüleyici atmosfere kendimi bırakıp haftaya kaldığım yerden devam ediyor olacağım.
Keyifli hafta sonları dilerim.