Okulların kapandığı, milyonlarca evladımızın karne heyecanıyla yaz tatiline adım attığı şu günler, sadece bir dinlenme dönemi değil, aynı zamanda eğitim sistemimizin yapısal muhasebesini yapmak için en doğru zamandır.
Milli Eğitim Bakanlığımızın son dönemde müfredat üzerindeki reform çabalarını yakından ve takdirle takip eden bir eğitimci olarak, kalbimi sızlatan ve geleceğimizi doğrudan ilgilendiren hayati bir eksikliği Sayın Bakanımızın ve karar vericilerimizin yüksek nazarlarına sunmayı bir vazife addediyorum.
Bugün fen bilimleri müfredatımız (fizik, kimya, biyoloji, astronomi..), modern dünyanın tüm teknik verilerini en ince detayına kadar öğrencilerimize aktarmakta oldukça başarılı.
Bir yağmurun nasıl yağdığını; buharlaşma evrelerinden yoğunlaşma basamaklarına, bulutların karşılaşmasından yer çekimi kanununa kadar laboratuvar ortamında deneysel olarak simüle edebiliyoruz. Öğrencimiz "nasıl" sorusunun cevabını ezberliyor. Fakat tam bu noktada, eğitimin ruhunu oluşturan o can alıcı püf noktasını ıskalıyoruz: "Neden?"
Laboratuvarda o kimyasal süreci başlatan, tüpleri dizen, ısıyı ayarlayan bir "akıl ve irade" (öğretmen veya öğrenci) olduğunu gören çocuk; laboratuvardan çıkıp başını gökyüzüne kaldırdığında, dünya çapındaki o muazzam su döngüsünü, tonlarca ağırlıktaki bulutları memur gibi koşturan, o suların can çekişen toprağa tam zamanında ve şefkatle indiren "Görünmeyen Kudret Elini" derste göremiyor.
Mevcut mekanik yaklaşım, bilimi adeta Yaratıcıdan bağımsız, kendi kendine işleyen ruhsuz bir çarklar bütünü gibi sunuyor. Bu durum, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin zihninde tehlikeli bir yarılmaya yol açmaktadır: Bir yanda laboratuvarda gördüğü tıkır tıkır işleyen "madde", diğer yanda kalbinde taşımaya çalıştığı "mana". Oysa bilim, kâinat kitabını okuma sanatıdır. Yazarı gizlenerek anlatılan bir kitap, okuyucuya cehaletten başka ne verebilir?
Sayın Bakanım, Kıymetli Eğitim Yöneticileri;
Çözüm; müfredatımıza dogmatik eklemeler yapmak değil, bilimin dilini "manayı harfi" ufkuna, yani her esere arkasındaki Sanatkâr namına bakma felsefesine kavuşturmaktır. Fizik dersinde kuantum evrenindeki kusursuz mizanı, biyolojide DNA’daki şifreli muazzam bilgi deposunu, astronomide galaksilerin o dehşetli ama sükûnetli dönüşünü anlatırken; derslerin sonunu kuru birer formülle bitirmeyelim.
Her ünitenin nihayetinde öğrencilerinin akıllarına ve vicdanlarına hitap edecek, dayatmacı olmayan şu pedagojik soruyu soralım:
"Arkadaşlar, laboratuvarda bu deneyi yapmak için bile bizim aklımıza ve irademize ihtiyaç varken; tüm bu evrendeki muazzam mekanizmayı yerli yerinde koşturan, atomdan galaksilere kadar her şeyi bir fabrika gibi işletip sonunda bizlere şefkatli birer meyve ve netice olarak sunan Külli bir İrade ve Kurucu olmaksızın bu sistem kendi kendine var olabilir mi?"
Gelin, yeni eğitim döneminde gençlerimizin zihnine ve kalbine o sarsılmaz hakikti şu can alıcı sorularla nakşedelim ve derslerimizi şu ufukla bitirelim:
Evlatlarımıza öğretelim ki;
*Tabiat bir sanattır; hiç sanatın kendisi "Sâni" (O sanatın ustası) olabilir mi?
Kâinat muazzam bir kitaptır; hiç kitabın kendisi "Kâtip" (O kitabı yazan) olabilir mi?
*Yeryüzü ilahi bir nakıştır; hiç o nakşın kendisi "Nakkaş" (O resmi çizen) olabilir mi?
*Dünya rengârenk bir bahçedir; hiç bahçenin kendisi "Bahçıvan" (O bahçeyi düzenleyen) olabilir mi?
Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce ayette "Niçin akıl etmiyorsunuz? Niçin idrak etmiyorsunuz?" diyerek sürekli bilime, gözleme ve tefekküre açtığı o muazzam kapı, tam olarak bu eğitim modelinin temelidir.
Bilim ve fen, inancın en büyük, en birinci ve en sarsılmaz desteğidir. Çünkü fertlerin tek başına tartamadığı hakikatleri, insanlığın ortak tecrübesi olan bu "külli akıl" devreye sokarak akla yaklaştırır.
Yeni eğitim-öğretim döneminin hazırlıklarına başlanacak olan bu yaz döneminde, fen kitaplarımızın sadece "ustalık raporu" yazan teknik belgeler olmaktan çıkarılıp, her bir satırında *"Usta"*yı hissettiren, aklı kanatlandırırken kalbi de doyuran hikmet esaslı bir müfredata dönüştürülmesini teklif ediyorum.
Mekanik süreçleri ezberleyen robotik nesiller değil; kâinattaki sanata hayranlık duyarak bakan, vatanına, insanlığa ve Yaratıcısına sadakatle bağlı bilge nesiller yetiştirmek bizim elimizdedir. Püf noktası burasıdır; gerisi sadece kuru birer teferruattır.