Son günlerde okullarımızdan yükselen feryatlar, yalnızca fiziksel bir şiddetin değil, ruhu çekilmiş bir eğitim sisteminin can çekişme sesleridir. Evlatlarımızın birbirine kastettiği, koridorların korku iklimine teslim olduğu bu tabloda, gözler ister istemez bu cemiyetin "aklı" olması gereken aydınlara, akademisyenlere ve ulemaya çevriliyor. Ancak ne hazindir ki, karşımızda bir "sükût suikastı" var.
Ra'd Suresi 11. ayet o sarsıcı gerçeği yüzümüze çarpar: "Bir millet kendini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez." Bizler yaklaşık 70-80 yıldır, kendi köklerimizden koparılmış, yabancı kültürlerin (özellikle Fulbright gibi anlaşmalarla perçinlenen Anglo-Amerikan eksenli yapının) tornasından geçmiş bir nesil inşa ediyoruz.
Kendi değerlerine yabancı, tarihine "ecnebi" ve ahlaki kodlarından tecrit edilmiş bu eğitim modeli, bugün meyvelerini şiddet, tahammülsüzlük ve boşluk olarak veriyor. Bir cerrah hassasiyetiyle bu müfredatı teşrih masasına yatırması gereken "aydınlarımız" ise, konuyu sadece bir asayiş ve güvenlik problemine indirgeyerek yasak savıyorlar.
Ünvanların, titrlerin ve akademik etiketlerin arkasına sığınan on binlerce zevat, kendi "yalancı dünyalarında" konfor sürerken, milletin üzerine çöken karabasanı görmezden geliyor. Hakiki bir aydın, toplumun vicdanıdır; oysa bugünkü manzara, fildişi kulelerinde oturanların dilsiz, sağır ve kör taklidi yapmasından ibarettir.
a- Güvenlik Tedbirleri Çözüm Değil:
Okullara X-ray cihazı koymak, ruhlardaki karanlığı aydınlatmaz.
b- Aydın Sorumluluğu:
Mesele sadece "polislik" bir vaka değildir; mesele, insan yetiştirme düzenimizin iflasıdır.
Önümüzde iki seçenek duruyor. Ya toplum olarak bu gaflet uykusundan uyanıp, hamiyetli bir duruşla köklü bir değişim için mücadele edeceğiz; ya da Sünnetullah gereği, uyanmamız için gelecek olan o sert "zecr tokatlarını" bekleyeceğiz. İlahi kanun açıktır:
Kendi rızasıyla doğrulmayan toplumlar, musibetlerin sillesiyle kendine getirilmişlerdir.
"Eğer toplumdan yükselen bir feryat ve köklü bir itiraz oluşmuyorsa, yukarıdan gelecek bir tasfiye ve terbiye süreci kaçınılmaz hale gelir."
Her şeye rağmen büsbütün ümitsiz değiliz. Bu toprakların mayasında hala o kadim irfanın izleri mevcut. Az da olsa sesi çıkan, dertlenen ve bu gidişata "dur" diyen yürekler, yarınlar adına en büyük tesellimizdir.
Aydınlarımızın ve ulemamızın, o "tatlı-ballı" koltuklarından feragat ederek, akademik saltanatlarını değil milletin istikbalini öncelemeleri şarttır. Aksi takdirde, bugün sadece televizyon ekranlarında izlediğimiz o şiddet sahneleri, yarın hepimizi yutan bir yangına dönüşecektir.
Vakit, geç olmadan özümüze dönme ve eğitimdeki bu prangaları kırma vaktidir. Unutmayalım ki;
Biz kendimizi düzeltmezsek, kader bizi düzeltecektir; ve bu düzeltiş, her zaman can yakıcıdır.