Bediüzzaman'ın meşhur rüyası:
"Uyandım ve anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra, Kuran'ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an, kendi kendini muhafaza edecek...."
Bediüzzaman’ın “Kur’ân’ın etrafındaki surlar yıkılacak” cümlesi, basit bir manevî teselli değildir. Bu ifade, Osmanlı’nın yıkılışını ve onun yerine ikame edilen yeni rejimin hangi istikamete yöneleceğini haber veren tarih üstü bir teşhistir.
O sur, İslâm’ı merkezine alan Osmanlı Devleti’ydi.
Hilafetle meşruiyet kazanan, şer‘î hukukla adalet dağıtan, örf, gelenek ve ahlâkla toplumu ayakta tutan bir devlet yapısı…
Kur’ân, bu yapının kalbinde duruyordu.
İnfilak gerçekleşti.
Osmanlı dağıldı.
Ve yerine kurulan Cumhuriyet, istikametini Batı medeniyeti olarak tayin etti.
Bu, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değildi.
Bu, medeniyet tercihiydi.
Yeni rejim, ilerlemeyi Batı’da; geri kalmışlığı İslâm’da gördü.
Bu yüzden:
Hilafet kaldırıldı
Şer‘î hukuk tasfiye edildi
Din kamusal alandan sürüldü
Gelenek “engel”, iman “özel alan” ilan edildi.
Üstad bu süreci alkışlamaz; ama paniğe de kapılmaz.
Çünkü asıl cümlesini burada kurar:
“Kur’ân, kendi kendini muhafaza edecek.”
Yani artık Kur’ân; devletin gücüyle değil, kanun zoruyla değil, toplum baskısıyla hiç değil…
Mucizeliğiyle, akla hitabıyla, fıtrata uygunluğuyla ayakta kalacaktır.
VE TARİH, BU HÜKMÜ DOĞRULADI.
Cumhuriyetin hedef gösterdiği Batı medeniyeti; insana huzur, refah ve saadet getiremedi.
Tam tersine:
Egoizmi yüceltti.
Çıkarı, ahlâkın yerine koydu.
Şehveti, hayatın merkezine taşıdı.
Gücü, istismar ve sapkınlıkla birleştirdi.
Bugün “EPSTEİN SKANDALI” diye anılan hadise, birkaç ahlâksızın düşüşü değildir.
Bu, Batı medeniyetinin ahlâken iflas belgesidir.
Özgürlük adı altında insanın nasıl metaya dönüştürüldüğünü, hukuk ve demokrasi söyleminin arkasında, nasıl bir çürümenin saklandığını, bütün çıplaklığıyla göstermiştir.
Ve şimdi asıl soru şudur:
Bu medeniyeti örnek model diye çocuklarımıza kim öğretiyor?
Cevap nettir:
Millî Eğitim Bakanlığı.
Ne yazık ki MEB müfredatı, hâlâ Fulbright Anlaşması’nın gölgesi altındadır.
Zihniyet olarak, referans olarak, hedef olarak…
Bu müfredat:
Ahlâkı tali görür.
İmanı bireysel alana hapseder.
Batı değerlerini “evrensel”, kendi değerlerimizi “yerel” sayar.
Sonuç ortadadır:
Kimliksiz, yönsüz, tatminsiz bir nesil.
Oysa bugün Epstein olayı,
MEB için bir imdat simididir.
Batı’nın ahlâk üretemediği, insanı koruyamadığı, saadeti temin edemediği artık tartışma konusu değildir.
Bu hakikat, dosyalarla, belgelerle, itiraflarla ortadadır.
Artık Türkiye’nin yapması gereken şudur:
Batı boyunduruğundan zihnen kurtulmak ve kendi asli değerlerine rücu etmek.
Kur’ân’ın hayata bakan ilke ve esaslarını, Anadolu ahlâkını merkeze alan eğitim anlayışını, insanı sadece üreten değil; erdemli kılan bir müfredatı inşa etmek.
EZCÜMLE;
Sur yıkıldı.
Batı çöktü.
Hakikat ayakta.
Şimdi sıra MEB’de.
Ya hâlâ çürük bir medeniyetin enkazından müfredat devşireceğiz ya da Kur’ân’ın insanı insan yapan prensiplerine yeniden döneceğiz.
Bu tercih, artık ertelenemez.