Tanzimat’tan bu yana, bu toprakların en büyük zihniyet sancısı, kendi gövdesine Batı’dan ithal ruhlar giydirme mühendisliği oldu. Bu topraklara ait olmayan, cemiyetin gen haritasıyla uyuşmayan tepeden inmeci her kural, bünyede iyileşme sağlamak bir yana, kronikleşen yaralar ve derin toplumsal doku uyuşmazlıkları üretti. Beyaz Jakobenlerin statükoyu korumak adına bu milletin ayağına vurduğu her pranga, Türkiye’nin küresel ölçekte hak ettiği şahlanışı engelleyen birer yüke dönüştü.
Bugün, çeyrek asra yaklaşan iktidar tecrübesiyle AK Parti Hükümeti, devletin de toplumun da kılcal damarlarını, anayasal kırmızı çizgilerin sınırlarını ve ülkeyi içeriden kemiren o kronik "ur"un nerede olduğunu en iyi bilecek noktadadır. Siyasi dengeler, meclis aritmetiği ve ittifak bileşenlerinin (AK Parti, MHP, BBP, Hüda-Par vb.) oluşturduğu yerli-milli eksen, bu kronik problemlere cesaretle neşter vurmak için tarihin belki de en uygun zeminini sunmaktadır. Bu ittifakın omuzlarındaki asıl tarihi misyon; sadece günü kurtaran yasal düzenlemeler yapmak değil, Tanzimat’tan beri bünyeye sızan virüsleri temizleyecek, ittihadı ve ittifakı yeniden tesis edecek köklü bir zihniyet devrimini gerçekleştirmektir.
Tam da bu noktada, yeni anayasa ve toplumsal sözleşme arayışlarının sürdüğü bugünlerde, Bediüzzaman Said Nursi’nin bundan bir asır evvel kaleme aldığı, tazeliğini ve sosyolojik dehasını hala koruyan o tarihi reçetesi sarsıcı bir gereklilik olarak karşımızda duruyor.
Nursi’nin reçetesinin en hayati ve bugüne ışık tutan yönü, Kürt vatandaşlarımızın fıtri hislerini, inanç dünyasını ve meşru taleplerini tam kalbinden yakalamış olmasıdır. Jakoben aklın iddia ettiği gibi bu mesele sadece bir güvenlik ya da ekonomik kalkınma meselesi değildir; mesele bir "gönül ve kimlik barışı" meselesidir. Bir asır önce yazılan o metinlerdeki ikaz netti:
Bu halkın ilerleme motoru dindir ve kanunlara kendi ruhuna uygun, yerli bir elbise (libas-ı millî) giydirilmelidir.
Eğer siz aile hukukundan eğitime, adaletten toplumsal sözleşmeye kadar Batı’dan süzmeden aldığınız ruhsuz kuralları bu milletin önüne koymaya devam ederseniz; toplumun manevi direnci (asabiyet-i maneviye) ile çatışırsınız. Bugün aile kurumunda yaşanan sarsıntılar, süresiz nafaka mağduriyetleri ve maarifte (eğitimde) karşımıza çıkan ruhsuzlaşma ve şiddet hadiseleri, o süzgeçsiz ithalatın acı meyvelerinden başka bir şey değildir.
Türkiye’nin önündeki küresel şahlanışın ve tam bağımsızlık idealinin önündeki en büyük engel, içerideki bu enerjiyi tüketen iç çekişmeler ve doku uyuşmazlıklarıdır. İçteki prangalarını koparamayan bir devletin, dışarıdaki küresel vesayet odaklarıyla mücadelesi hep bir kanadı eksik kalacaktır. İşte bu yüzden, mevcut siyasi iradenin ve onun millî ortaklarının önünde duran vazife büyüktür.
Zaman, mazeret üretme veya ideolojik gettolara sığınma zamanı değildir. Mademki ortam uygundur, mademki devlet aklı kronikleşmiş urun yerini teşhis etmiştir; o halde neşteri korkmadan vurma vaktidir. Çözüm, Batı’nın kriz üreten seküler paradigmasında değil; Doğu’nun ve bu toprakların öz cevherinde, yani İslamiyet, insaniyet ve milli birlik esasına dayanan o "üç mücevher"dedir.
Hükümet ve ittifak ortakları, Said Nursi’nin bir asır öncesinden haykırdığı o büyük ideali —yani eğitimle, adaletle ve İslam kardeşliğiyle örülü o muazzam ittifakı— yeniden inşa etme kararlılığını anayasal ve yasal bir zemine taşımalıdır.
Bu topraklarda yaşayan her bir ferdin adalet duygusunu vicdanında hissettiği, kanunların halkın ruhuyla barıştığı gün, Türkiye’nin küresel şahlanışının önünde hiçbir fani güç duramayacaktır.