“Kâinatın satırlarını dikkatle mütalaa et. Zira onlar, Mele-i Âlâdan sana gönderilmiş mektuplardır.”
Said Nursî’nin bu cümlesi, aslında bakmayı unuttuğumuz bir hakikati hatırlatır: Kâinat susmaz; fakat insan çoğu zaman duyamaz. Çünkü bakar ama görmez, seyreder ama tefekkür etmez.
Aliya İzzetbegoviç de aynı noktaya temas eder:
“Âlem bir mucizedir. Ancak biz alışkanlık kesbetmişiz.”
Evet, mucizenin tam ortasındayız; fakat alışkanlık, hayret duygusunu körelten görünmez bir perdeye dönüşmüş. Bir karahindiba çiçeği, bir yaprak, bir damla su… Hepsi başlı başına bir sanat eseri olduğu hâlde, sıradanlık kisvesiyle gözümüzden kayıp gidiyor.
Şu günlerde kış mevsimindeyiz. Memleketi aradım; şehir merkezinde kar kalınlığının yer yer bir–bir buçuk metreyi bulduğunu söylediler. Çocuklar için sevinç, sürücüler için zahmet, belediyeler için mesai… Peki ya düşünenler için? Kar, sadece soğuk ve beyaz bir örtü müdür; yoksa gökten inen sessiz bir hitap mı?
Kar kristalleri üzerine ilk sistemli çalışmaları yapan Amerikalı Wilson Bentley, bu sessiz hitabın peşine düşenlerden biriydi. Elli yıl boyunca kar kristallerini fotoğrafladı. Altı bini aşkın fotoğraf arasında, birbirinin aynı iki kar tanesine rastlayamadı. Sonraki bilimsel çalışmalar da gösterdi ki; bugüne kadar aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kar kristali bulunamadı.
Bir an durup düşünelim. Dünya yaratılalı beri —bilimin diliyle milyarlarca yıl— yağan her bir kar tanesinde ayrı bir sanat icra ediliyor. Sokakta, mahallede, şehirde, ülkede, kıtada, dünyada… Bir saniyede, bir dakikada, bir saatte yağan kar tanelerini zihnimizde canlandırmaya çalışalım. Ardından bunu yıllara, asırlara, milyarlara yayalım. İnsan aklı burada yoruluyor; adeta kısa devre yapıyor.
Aslında Allah’ın yarattığı bütün eşya, insanın parmak izi gibi, kendine mahsus bir kimlik ve genetik bir şifreyle bu âleme gönderiliyor. Hiçbir varlık kopya değil. Bilim ilerledikçe, mikroskoplar derinleştikçe, teleskoplar uzaklara uzandıkça; bu şifreleri, bu işaretleri bir mektup gibi okumaya başlıyoruz. Ve okudukça şunu fark ediyoruz: Kâinat rastgele değil; bilinçli, ölçülü ve maksut bir hitabın eseridir.
İşte tefekkür budur: Kâinatın, her şeyiyle bize Rabbimizi bildiren bir mektup olduğunu fark edebilmek ve onu okuyabilmek… Eşyayı bu gözle teemmül etmek, sıradan bir düşünme faaliyeti değil; başlı başına bir ibadettir.
Bu sebepledir ki Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bir saat tefekkür, bir senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır” buyurur. Çünkü tefekkür, imanı derinleştirir; ibadeti şuurla, hayatı anlamla buluşturur.
Ve nihayet mesele, ayet–kâinat–insan üçgeninde düğümlenir. Kur’ân’daki ayetler okunmak içindir; kâinattaki ayetler de öyle… İnsan ise bu iki kitabı okuyabilecek istidatla yaratılmıştır. Ayeti okur, kâinata bakar, kendini tanır. Kendini tanıdıkça Rabbini bilir.
Kar yağıyor…
Belki yolları kapatıyor; ama kalpleri açmak için.
Belki sesi kesiyor; ama manayı konuşturmak için.
Soru hâlâ yerinde duruyor:
Kâinat bu kadar açık konuşurken,
biz hâlâ susmayı mı tercih edeceğiz;
yoksa okumayı mı?