Son dönemde eğitim kurumlarımızda yaşanan ve yüreklerimizi dağlayan şiddet olayları, meselenin sadece bir güvenlik zafiyeti olmadığını, çok daha derin bir yapısal krizle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. 40 yılı aşkın süredir eğitimin mutfağında ter döken bir eğitimci olarak ifade etmeliyim ki; pansuman tedbirlerle kangren olmuş bir yarayı iyileştiremeyiz. Bugün Türkiye’nin en temel meselesi, fiziki imkanların ötesinde, gençliğimizin ruhuna nüfuz eden "eğitim paradigması"dır.
Okullarda yaşanan disiplin sorunları ve kültürel aşınma, aslında ekilen tohumların bir sonucudur. Eğer bir eğitim sistemi, bir genci kendi medeniyet değerlerine yabancılaştırıyor ve onu manevi bir boşluğa sürüklüyorsa, orada polisiye tedbirlerin etkisi sınırlı kalacaktır.
Kültürel Genetik ve Eğitim: Türkiye, on yıllardır dış etkilerin ve yerli olmayan ideolojik dayatmaların (Fulbright Programı, Kemalizm) gölgesinde bir müfredat kıskacındadır. Kendi tarihinden, inancından ve köklerinden koparılan bir gençlik, fırtınaya kapılmış bir yaprak gibidir.
Milli savunma sanayiindeki İHA ve SİHA hamlelerimiz ne kadar hayati ise, bu teknolojiyi kullanacak zihinlerin "milli bir şuurla" inşası da o derece kritiktir. Maddi kalkınma, manevi kalkınma ile taçlanmadığı sürece sürdürülebilir değildir.
Hükümetin, savunma sanayii ve altyapı projelerinde gösterdiği o kararlı ve tavizsiz tutumu acilen Milli Eğitim politikalarına da yansıtması bir tercih değil, "Beka Meselesi"dir.
"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturu, sadece biyolojik bir yaşamı değil, insanın ahlakını, şerefini ve ruh kökünü korumayı da esas alır.
Eğitim programlarımız; Batı merkezli, tek tipçi ve köklerimizden kopuk ideolojik tortulardan arındırılmalıdır. Çocuklarımıza ("Hans"laşmadan) "Hasan" kalabilmenin onuru, ana sınıflarından itibaren aşılanmalıdır.
Eğitimde yaşanan başarısızlıkları sadece aileye veya çevreye yıkmak, asıl sorumluluktan kaçmaktır. Okul, karakter inşa edilen bir merkez olmalıdır; sadece diploma veren bir çark değil.
Savunma sanayiine ayrılan mesai ve vizyoner bakış açısı, müfredatın içeriğine ve öğretmen yetiştirme politikalarına da yansıtılmalıdır.
Urfa'dan Maraş'a, İstanbul'dan Anadolu'nun en ücra köşesine kadar yükselen bu sessiz feryat, bir "dost uyarısı"dır. Eğer bugün eğitimdeki bu "kültürel erozyonu" durduramazsak, yarın savunacak bir vatanımız olsa bile o vatanı emanet edeceğimiz bir "neslimiz" kalmayabilir.
Eğitim, bir milletin kaderidir. Bu kaderi yabancı odakların veya köhne ideolojilerin insafına terk etmek, geleceğimize ihanettir. Devletimizin tüm kurumlarını, bu yangını söndürmek için müfredat temelli bir seferberliğe davet ediyoruz.
Unutulmamalıdır ki; "Ba'de harab-ül Basra" (Basra harap olduktan sonra) gelecek bir uyanışın faydası olmayacaktır.