Gazze’de öldürülen çocuklar için ileri sürülen savunma artık saklanmıyor:
“Büyüdüklerinde Hamas’a katılacaklardı.”
Bu cümle, savaşın değil; korkunun itirafıdır.
Daha da vahimi, bu mantığın sadece savaş meydanlarında değil, televizyon stüdyolarında da dillendirilmesidir. ABD’li bir senatörün bir röportajda, sivil kayıpların “kaçınılmaz” olduğunu soğukkanlılıkla izah ederken takındığı ton… Bir başka üst düzey yetkilinin, bölgedeki askerî güce atıf yaparak “müttefikimizin kendini savunma hakkı sınırsızdır” mealindeki ifadeleri…
Sanki mesele çocuk değilmiş gibi.
Sanki mesele bebek cesetleri değilmiş gibi.
Sanki askerî teknoloji ahlâkın yerini almış gibi.
Bu ton, tarihin tanıdığı bir tondur.
Firavun da gücüne güveniyordu. Ordusu vardı. Sarayı vardı. Nehri vardı. Ve kibri vardı. Kehanet korkusuyla erkek çocukları öldürtürken kendince “devlet aklı” yürütüyordu.
Bugün “güvenlik doktrini” adı altında dillendirilen şey de aynı korku siyasetidir:
Potansiyeli suç saymak.
Kimliği tehdit görmek.
Çocuğu düşman kategorisine yerleştirmek.
Ama tarih, güç sahiplerinin öznel gerekçelerini değil; sonuçlarını yazar.
Musa, Firavun’un bütün tedbirlerine rağmen hayatta kaldı. Firavun ise, bütün askerî kudretine rağmen suda boğuldu.
Askerî güç, ahlâk üretmez.
Diplomatik kibir, adalet üretmez.
Televizyon ekranında soğukkanlı cümleler kurmak, masum kanını temize çıkarmaz.
Eğer bir devlet adamı, çocuk ölümlerini “gelecekteki tehdit” gerekçesiyle makul gösterebiliyorsa, orada artık hukuk değil; çıplak güç konuşuyordur.
Ve çıplak güç, tarihte hiçbir zaman kalıcı olmamıştır.
Firavun da kendini yenilmez sanıyordu.
Bugünün kibirli söylemleri de aynı özgüvenle konuşuyor.
Fakat tarihin hafızası, güçlülerin basın açıklamalarını değil; masumların kanını saklar.
Ve o kan, bir gün mutlaka hükmünü verir.
Gazze’de akan kan, sadece bir coğrafyanın dramı değildir.
Bu, insanlığın kaderle imtihanıdır.
Ve ilâhî adalet, ağır işler; ama şaşmaz.
Mühlet verir; fakat unutmaz.
Zamanı geldiğinde hükmünü icra eder.
Tarih bunun şahididir.