Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Bir ihtilalin anatomisi ve eskimeyen reçete: 31 Mart’tan bugüne ne değişti?

Yazının Giriş Tarihi: 27.03.2026 07:00
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.03.2026 10:03

​Tarih, sadece tozlu raflarda kalan bir takvim yaprağı değildir; doğru okunmadığında tekerrür eden bir hatalar silsilesidir. Mart ayı, yakın tarihimizin iki mühim hadisesini bağrında taşır:

Biri, koca bir imparatorluğun "yatağa düşmesine" sebep olan 31 Mart vak’ası; diğeri ise bu çöküşün önünde bir set gibi durmaya çalışan, ömrünü reçete sunmaya adamış bir mütefekkirin, Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatı (27 Mart 1960).

​TEŞHİS: 118 YILLIK "UR"

​Bugün dönüp geriye baktığımızda, Osmanlı’nın son nefesini vermesine yol açan (31 Mart Vak'ası, 1908) o kaotik sürecin, sadece dış güçlerin bir oyunu olmadığını görürüz. Bediüzzaman’ın o gün İstanbul sokaklarında, konferans kürsülerinde ve nihayetinde Divan-ı Harp mahkemesinde haykırdığı gerçek şuydu:

Bir yanda şeriat adına dine zarar veren "kör mutaassıplar", diğer yanda çağdaşlık maskesi altında köklerini kurutmaya çalışan "taklitçi aydınlar".

​Bediüzzaman, Sultan’ın şahsi hatalarından sistemin yapısal bozukluklarına kadar her noktaya parmak basmış, "hakiki şeriatın" meşrutiyetle, hürriyetle ve adaletle kaim olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Hurşit Paşa’nın huzurunda "11,5 Cinayetim" diyerek sıraladığı o maddeler, aslında bir milletin kurtuluş reçetesiydi. Ancak o gün o ses tam manasıyla anlaşılamadığı için İmparatorluk, bir ihtilal ve kaos sarmalında son nefesine doğru sürüklendi.

​HASTALIK DEVAM EDİYOR: ZİHNİYET İHTİLALİ

​Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen, bugün toplumsal bünyemizde hala o "kemikleşmiş urun" sızılarını hissediyoruz. Yıkıcı muhalefet dili, kurumlara sirayet eden kutuplaşma ve meşveretten (ortak akıldan) uzaklaşma eğilimi, 118 yıl önceki hastalıkların mutasyona uğramış halidir. İhtilal zihniyeti, sadece silahla değil; algıyla, toplumsal bağları kopararak ve ortak değerleri aşındırarak varlığını sürdürüyor.

​DEVLETE VE HÜKÜMETE ÇAĞRI: ŞAHISLAR DEĞİL, İLKELER

​Bugün devleti yönetenlerin ve siyasi iradenin önüne koyması gereken en büyük ev ödevi, Said Nursi’nin o gün Divan-ı Harp’te beraat ettiği o "hürriyetçi ve kucaklayıcı" ruhu kurumsallaştırmaktır.

1. ​Eğitim ve Cehaletle Mücadele: Reçetenin ilk maddesi olan "Münazarat" ruhuyla, gençliğin hem fen ilimleriyle hem de manevi değerlerle donatılması bir tercih değil, milli güvenlik meselesidir.

2. ​Adalet ve Meşveret: Devletin bekası, şahısların mutlak iradesinde değil; hukukun üstünlüğünde ve toplumun her kesiminin sesine kulak veren meşveret mekanizmalarındadır.

3. ​İstibdadın Her Türüne Hayır: İster dini, ister siyasi, isterse laiklik kılıfı altında olsun; her türlü baskıcı zihniyet bu ülkenin damarlarını tıkamaktadır.

​Sonuç olarak;

​Bediüzzaman’ın vefat yıl dönümü olan 27 Mart’ta bizlere düşen sadece onu anmak değil, 31 Mart’ın o karanlık dehlizlerinden çıkış için sunduğu "hakiki adalet" ve "müsbet hareket" formülünü hayata geçirmektir. Eğer bu "uru" bünyeden temizlemek istiyorsak, 118 yıl önce mahkeme salonlarında yankılanan o hürriyet sesine bugün devletin koridorlarında daha çok ihtiyaç vardır.

​Unutulmamalıdır ki; tarihin tekerrür etmemesi için reçetenin raftan indirilip, behemehal tatbik edilmesi şarttır.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.