Tarih, sadece tozlu raflarda kalan bir takvim yaprağı değildir; doğru okunmadığında tekerrür eden bir hatalar silsilesidir. Mart ayı, yakın tarihimizin iki mühim hadisesini bağrında taşır:
Biri, koca bir imparatorluğun "yatağa düşmesine" sebep olan 31 Mart vak’ası; diğeri ise bu çöküşün önünde bir set gibi durmaya çalışan, ömrünü reçete sunmaya adamış bir mütefekkirin, Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatı (27 Mart 1960).
TEŞHİS: 118 YILLIK "UR"
Bugün dönüp geriye baktığımızda, Osmanlı’nın son nefesini vermesine yol açan (31 Mart Vak'ası, 1908) o kaotik sürecin, sadece dış güçlerin bir oyunu olmadığını görürüz. Bediüzzaman’ın o gün İstanbul sokaklarında, konferans kürsülerinde ve nihayetinde Divan-ı Harp mahkemesinde haykırdığı gerçek şuydu:
Bir yanda şeriat adına dine zarar veren "kör mutaassıplar", diğer yanda çağdaşlık maskesi altında köklerini kurutmaya çalışan "taklitçi aydınlar".
Bediüzzaman, Sultan’ın şahsi hatalarından sistemin yapısal bozukluklarına kadar her noktaya parmak basmış, "hakiki şeriatın" meşrutiyetle, hürriyetle ve adaletle kaim olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Hurşit Paşa’nın huzurunda "11,5 Cinayetim" diyerek sıraladığı o maddeler, aslında bir milletin kurtuluş reçetesiydi. Ancak o gün o ses tam manasıyla anlaşılamadığı için İmparatorluk, bir ihtilal ve kaos sarmalında son nefesine doğru sürüklendi.
HASTALIK DEVAM EDİYOR: ZİHNİYET İHTİLALİ
Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen, bugün toplumsal bünyemizde hala o "kemikleşmiş urun" sızılarını hissediyoruz. Yıkıcı muhalefet dili, kurumlara sirayet eden kutuplaşma ve meşveretten (ortak akıldan) uzaklaşma eğilimi, 118 yıl önceki hastalıkların mutasyona uğramış halidir. İhtilal zihniyeti, sadece silahla değil; algıyla, toplumsal bağları kopararak ve ortak değerleri aşındırarak varlığını sürdürüyor.
DEVLETE VE HÜKÜMETE ÇAĞRI: ŞAHISLAR DEĞİL, İLKELER
Bugün devleti yönetenlerin ve siyasi iradenin önüne koyması gereken en büyük ev ödevi, Said Nursi’nin o gün Divan-ı Harp’te beraat ettiği o "hürriyetçi ve kucaklayıcı" ruhu kurumsallaştırmaktır.
1. Eğitim ve Cehaletle Mücadele: Reçetenin ilk maddesi olan "Münazarat" ruhuyla, gençliğin hem fen ilimleriyle hem de manevi değerlerle donatılması bir tercih değil, milli güvenlik meselesidir.
2. Adalet ve Meşveret: Devletin bekası, şahısların mutlak iradesinde değil; hukukun üstünlüğünde ve toplumun her kesiminin sesine kulak veren meşveret mekanizmalarındadır.
3. İstibdadın Her Türüne Hayır: İster dini, ister siyasi, isterse laiklik kılıfı altında olsun; her türlü baskıcı zihniyet bu ülkenin damarlarını tıkamaktadır.
Sonuç olarak;
Bediüzzaman’ın vefat yıl dönümü olan 27 Mart’ta bizlere düşen sadece onu anmak değil, 31 Mart’ın o karanlık dehlizlerinden çıkış için sunduğu "hakiki adalet" ve "müsbet hareket" formülünü hayata geçirmektir. Eğer bu "uru" bünyeden temizlemek istiyorsak, 118 yıl önce mahkeme salonlarında yankılanan o hürriyet sesine bugün devletin koridorlarında daha çok ihtiyaç vardır.
Unutulmamalıdır ki; tarihin tekerrür etmemesi için reçetenin raftan indirilip, behemehal tatbik edilmesi şarttır.