İnsanlık, modern çağın ışıltılı vitrinleri ardında belki de tarihinin en karanlık, en "vahşi" dönemlerinden birini yaşıyor. İki büyük dünya savaşıyla sarsılan, teknolojik ilerlemeyi yıkım silahlarına tahvil eden ve nihayetinde kendi varlığını "esfel-i safilîn" (aşağıların aşağısı) derekesine düşüren bir beşeriyet manzarası var karşımızda. Toprağın yüzünü kirleten, kâinatı ağlatan bu cinayetler silsilesi içinde akıllara şu soru geliyor: Bu zakkumları yiyen insanlık, onu daha ne kadar hazmedebilir?
Said Nursi hazretlerinin yıllar evvel işaret ettiği o mühim hakikat, bugün her zamankinden daha taze bir nefes gibi önümüzde duruyor. O, kâinattaki muazzam nizama dikkat çekerek; atomdan yıldızlara kadar her şeyin bir hikmet ve intizamla hareket ettiği bu alemde, beşerin bu küllî şerleri ve muhalefeti "hazmedemeyeceğini" haykırıyor. Yani, kâinatın fıtratına zıt giden bu vahşet hali, sürdürülebilir değildir.
Üstadın ifadesiyle; nasıl ki ahirette Cennet ve Cehennem’in varlığı zarurî ise, bu dünyada da istikbalde hayır ve hak din galib-i mutlak olacaktır. Çünkü insanlık, kâinattaki diğer kardeşleri (diğer neviler) gibi nizam-ı ekmele uyum sağlamak zorundadır. Beşerin, kâinatın hürmetli bir misafiri ve "halife-i ruy-i zemin" makamına yakışır bir izzete dönmesi, ancak İslam hakikatlerinin omuz vermesiyle mümkündür.
Bugün dünyayı kuşatan "vahşet-i mutlak" ve toplumsal pisliklerin temizlenmesi, sadece siyasi hamlelerle veya ekonomik paketlerle mümkün görünmüyor. Hutbe-i Şamiye’de de vurgulandığı üzere; beşeri düştüğü o derin uçurumdan çekip çıkaracak, yeryüzünü manevi kirlerden arındıracak olan yegâne güç, İslam’ın hakikatleridir.
Bu hakikatler sadece birer dogmadan ibaret değil; vicdanları uyandıran, adaleti tesis eden ve insana "insan" olduğunu hatırlatan evrensel kanunlardır. Eğer dünya üzerinde bir "Sulh-u Umumî" (Genel Barış) tesis edilecekse, bu ancak İslam’ın o kuşatıcı merhameti ve hakkaniyetiyle mümkün olacaktır.
Gördüğümüz bu dehşetli tahribat ve beşeriyetin yuttuğu bu acı zakkumlar bizi asla yeise (ümitsizliğe) düşürmemeli. Zira kâinatın Sâni-i Zülcelal’i, bu muazzam nizamı beşerin eliyle ebediyen kirletmesine müsaade etmeyecektir. Üstad, zifiri karanlığın içinde bile parlayan o müjdeyi yıllar evvelinden bizlere emanet etmiştir:
“Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır.”
Bu "gür sada", sadece bir ses değil; adaletin, huzurun ve fıtrata dönüşün yankısıdır. Beşeriyet, çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, İslam’ın bu sarsılmaz hakikatlerine sarılarak o beklenen "Sulh-u Umumî" iklimine elbet kavuşacaktır.
Zira nizamın olduğu yerde kaos geçicidir; güneşin olduğu yerde karanlık mahkûmdur.
Şafak vakti yakındır.