Üstad, şeriatı tarif ederken kısa fakat son derece kuşatıcı bir cümle kurar:
“Şeriat; adalet, eşitlik ve hürriyeti bütün levazımatıyla içine alır.”
Bu tarif üzerinde biraz durmak gerekir.
Zira şeriat yalnızca ibadetler manzumesi değildir. Sadece ferdin ahiret hayatını düzenleyen bir disiplin de değildir. O, insanın hem ferdî hem içtimaî varlığını kuşatan ilâhî bir nizamdır. İçinde adalet vardır; ama adaletin zemini olarak eşitlik de vardır. Hürriyet vardır; fakat başıboşluk değil, sorumlulukla dengelenmiş bir hürriyet…
Burada asıl mesele şudur: Kanunun sahibi kimdir?
Eğer kanunu insan yaparsa, o kanunun arkasında insanın zaafları da yer alır. Heva, menfaat, korku, güç tutkusu, sınıf çıkarı, ideolojik körlük… İnsan fıtraten tarafgir olmaya meyillidir. Gücü elinde tutan, çoğu zaman kanunu da kendi lehine eğip bükmek ister. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Bugün yeryüzündeki büyük kavgaların altında yatan sebep nedir?
Silah gücüne dayalı paylaşım kavgaları…
Zengin ile fakir arasındaki uçurum…
Güçlünün kendini hukuk üstü görmesi…
Uluslararası düzeyde hesap sorulamayan merkezler…
Adaletin, kuvvetin gölgesinde kalması…
Sorun teknik değildir; ahlakidir. Sorun sadece ekonomik değildir; hukukidir. Sorun yalnızca hukukî değildir; ontolojiktir. Çünkü kanunun kaynağı tartışmalıdır.
Eğer şeriatın sahibi Allah ise, mesele değişir.
Allah hiçbir zümrenin, hiçbir ırkın, hiçbir sınıfın tarafı değildir. O, bütün kullarının Rabbidir. Fakirin de Rabbidir, zenginin de. Güçlünün de Rabbidir, zayıfın da. Hâkimin de Rabbidir, mahkûmun da.
Şâri‘ mutlak adildir.
O’nun adaletinde menfaat, korku, baskı, lobicilik, propaganda yoktur.
O’nun hükmünde gizli ajanda bulunmaz.
Eğer ilâhî bir kanun bir tarafa meyilli görünseydi, bu Şâri‘nin adaletine gölge düşürürdü. Oysa Allah her türlü noksanlıktan, çirkinlikten ve zulümden münezzehtir. Bu sebeple O’nun vaz‘ ettiği şeriat, adaleti zedeler gibi görünen durumlarda dahi, bütüncül bir hikmet çerçevesinde insanlığın maslahatını hedefler.
Beşerî sistemlerin en büyük açmazı şudur: Güçlü olanı denetleyecek daha güçlü bir ahlâk zemini yoktur. Kanun yapılır; fakat kanunu yapan irade denetlenemez hâle gelirse, hukuk şeklen var olur ama ruhen çöker.
İlâhî şeriat ise kanun koyucuyu da bağlar. Çünkü hiçbir insan o kanunun üstünde değildir. Peygamber dahi kendi hevasından hüküm koyamaz; vahye tâbidir. İşte adaletin teminatı burada başlar.
İnsanlık, tarih boyunca iki şeyi aramıştır:
Herkes için geçerli bir hukuk
Ve herkesin üzerinde bir otorite
Birincisi eşitliği, ikincisi hürriyeti güvence altına alır. Çünkü herkesin üstünde bir hakem yoksa, güçlü olan fiilen hâkim olur.
Bugün küresel sistemde yaşanan krizler, aslında “üst otorite” boşluğunun krizidir. Güçlü devletlerin kendi hukuklarını evrensel hukuk diye dayatması; yaptırım gücü olanın adaleti tanımlaması; haklının değil kuvvetlinin korunması… Bunlar insanlığın müşterek vicdanını yaralamaktadır.
Demek ki mesele sadece kanun yapmak değil; kanunu adil bir kaynaktan almaktır.
İnsanlık ailesi; havasıyla, avamıyla; fakiriyle, zenginiyle; güçlüsüyle, zayıfıyla üzerinde ittifak edebileceği aşkın bir ölçüye muhtaçtır. İlâhî şeriat, işte bu aşkın ölçüdür.
Bu, romantik bir çağrı değildir. Bu, tarihî bir tecrübenin neticesidir. Beşerî ideolojiler yirminci yüzyılda milyonlarca insanın kanı üzerinden çöktü. Güç merkezli sistemler ise adalet yerine denge üretir; denge bozulunca da savaş çıkar.
O hâlde soruyu yeniden soralım:
Adaletin sahibi kim olacak?
Güç mü, yoksa Hak mı?
Eğer tercih Hak’tan yana yapılmazsa, güç her zaman kendine taraf kanunlar üretmeye devam edecektir. Ve insanlık, adalet arayışını bitiremeyecektir.
Şeriatın tarifindeki üç kelimeyi yeniden hatırlayalım:
Adalet.
Eşitlik.
Hürriyet.
Bu üçü birlikte ve bütün levazımatıyla gerçekleşmedikçe, insanlık huzura kavuşamaz.
Belki de çağımızın en büyük meselesi budur.