Toplumların kaderini belirleyen şey sadece sahip oldukları doğal kaynaklar, coğrafi konumları ya da nüfusları değildir. Asıl belirleyici olan; görevi ehline verip vermedikleri, yani liyakate ne kadar değer atfettikleridir. Liyakat yoksa adalet yoktur. Adalet yoksa güven yoktur. Güven yoksa üretim, gelişim ve gelecek umudu yoktur.
Bugün birçok kurumda karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri tam da budur: İşin ehli olanların değil, “yakın” olanların tercih edilmesi. Bilgi birikimi, tecrübe ve emek yerine; akrabalık, dostluk, hemşehrilik ya da siyasi yakınlık kriter haline geldiğinde sistem içten içe çürümeye başlar. Çünkü liyakatsizlik sadece yanlış kişiyi göreve getirmek değildir; aynı zamanda doğru kişiyi sistem dışına itmektir.
Liyakat yok sayıldığında çalışkan insan küser. Üreten insan geri çekilir. Dürüst insan yalnızlaşır. Yerini ise sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece talimat bekleyen bir yapı alır. Böyle bir düzende inovasyon beklemek hayaldir. Bilimsel ilerleme beklemek saflıktır. Ekonomik kalkınma ise sadece slogandan ibaret kalır.
Adam kayırma kültürü kısa vadede bazı çevrelere konfor sağlar gibi görünse de uzun vadede toplumun tamamına ağır bir fatura çıkarır. Çünkü liyakatsiz kadrolar hata yapar, kriz yönetemez, strateji üretemez. Sonuçta kurumlar zarar eder, devlet zayıflar, özel sektör rekabet gücünü kaybeder. Gençler umutlarını başka ülkelerde aramaya başlar. Beyin göçü artar. Kalanlar ise vasatlığa razı olur.
Oysa liyakat; bir ülkenin en güçlü sermayesidir. Eğitimde liyakat, sağlıkta liyakat, yargıda liyakat, kamuda ve özel sektörde liyakat… Her alanda ehil insanların görev alması; hem adaleti hem verimliliği hem de toplumsal güveni besler. Liyakat sistemi kurulduğunda insanlar bilir ki; çalışırsam, üretirsem, kendimi geliştirirsem karşılığını alırım. İşte o zaman toplum ayağa kalkar.
Liyakat aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Çünkü hak etmeyenin bir makamı işgal etmesi, hak edenin hakkını gasp etmektir. Bu sadece bireysel bir haksızlık değil, toplumsal bir vebaldir. Her kayırılan kişi, arka planda onlarca nitelikli insanın önünü kapatır. Bu zincirleme bir gerileme yaratır.
Artık şunu açıkça söylemek gerekir: Liyakatsizlik bir yönetim hatası değil, bir gelecek sorunudur. Çocuklarımızın yarınlarını ilgilendiren bir meseledir. Eğer bugün görevi ehline vermezsek, yarın hesap verecek bir başarı hikayemiz de olmayacaktır.
Toplum olarak tercih yapmak zorundayız: Ya sadakati liyakatin önüne koyup vasatlığa razı olacağız ya da ehliyeti esas alıp güçlü bir gelecek inşa edeceğiz. Çünkü üretmeyen, sorgulamayan, sadece kayırma düzeniyle ayakta kalmaya çalışan toplumların tarih sahnesinde kalıcı olması mümkün değildir.
Liyakat bir lüks değil, bir zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu görmezden gelen her yapı, kendi çöküşünü hızlandırır.