Bir zamanlar bir selamla başlayan dostluklar, bir çayla derinleşen muhabbetler, zor günde kapıyı çalmadan gelen komşular vardı. İnsan ilişkileri daha sade, daha sahici, daha içtendi. Bugün ise kalabalıklar içinde yalnız, yüzlerce “arkadaş” arasında samimiyetsiz bir mesafeye sıkışmış durumdayız. Dijitalleşen dünya, hızlanan hayat ve çıkar odaklı ilişkiler, ne yazık ki samimiyeti en çok yaralayan unsurların başında geliyor.
Artık birçok ilişkide sorulan ilk soru “Nasılsın?” değil, “Benden sana ne fayda çıkar?” oldu. İnsanlar, birbirlerini tanımadan önce birbirlerinden ne kazanabileceklerine bakıyor. Dostluklar menfaat terazisinde tartılıyor, vefanın yerini hesap kitap alıyor. Birlikte gülmenin, birlikte üzülmenin yerini; birlikte görünmenin, birlikte paylaşım yapmanın sahte mutluluğu aldı. Samimiyet, filtreden geçirilmiş fotoğraflar kadar yapay bir hâle büründü.
Eskiden bir insanın değeri, karakteriyle, duruşuyla, sözüyle ölçülürdü. Şimdi ise takipçi sayısıyla, statüsüyle, gücüyle değerlendiriliyor. Güçlüyseniz etrafınız kalabalık, düştüğünüzde ise bir anda yalnızsınız. Bu çelişki, modern çağın en acı gerçeği. İnsanların yüzüne gülüp arkasından konuşmak neredeyse normalleşti. İkiyüzlülük, nezaket kisvesi altında meşrulaştırıldı. Samimi olmak ise “enayi”lik olarak etiketlenir oldu.
Toplumsal yapımızda da benzer bir erozyon yaşanıyor. Derneklerde, vakıflarda, gönüllü kuruluşlarda bile bazen hizmetten çok vitrin öne çıkıyor. “Ben ne kattım?” sorusu yerine “Ben ne kazandım?” sorusu soruluyor. Gönüllülük, özgecilik ve fedakârlık gibi kavramlar, yerini kişisel reklam ve görünürlük hırsına bırakıyor. Oysa bu yapılar, insanların kalpten kalbe köprü kurduğu, çıkarın değil dayanışmanın konuştuğu yerler olmalıydı.
İş hayatında da tablo farklı değil. Çalışanın emeği değil, yöneticinin gözüne girme becerisi prim yapıyor. Doğruyu söyleyen değil, hoş olana boyun eğen kazanıyor. İnsanlar fikirlerini açıkça dile getirmekten korkar hâle geldi; çünkü samimiyet bedel ödetiyor. Herkes rol yapıyor, herkes maske takıyor. Gerçek yüzler, kapalı kapıların ardında saklanıyor.
Sosyal medyada ise samimiyet neredeyse tamamen bir illüzyon. Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes harika bir hayat yaşıyor gibi görünüyor. Oysa ekran kapandığında aynı insanlar yalnızlıkla, kaygıyla ve tatminsizlikle baş başa kalıyor. Paylaşılanlar hayatın kendisi değil, hayatın vitrin süsü. Beğeni almak uğruna duygular bile pazarlık konusu yapılıyor.
Bu gidişatın en tehlikeli yanı ise yeni neslin bunu “normal” sanarak büyümesi. Çocuklar ve gençler, samimiyetin değil gösterişin, dürüstlüğün değil kurnazlığın, vefanın değil fırsatçılığın kazandırdığını düşünerek hayata hazırlanıyor. Bu da uzun vadede güven duygusunu yok eden, toplumu içten içe çürüten bir süreci beraberinde getiriyor.
Oysa hâlâ umut var. Hâlâ içten bir selamın, karşılıksız bir iyiliğin, menfaatsiz bir dostluğun değerini bilen insanlar var. Hâlâ sözünün eri olan, arkanızdan değil yüzünüze konuşan, zor gününüzde ortadan kaybolmayan güzel yürekli insanlar var. Belki azaldılar ama tamamen yok olmadılar.
Samimiyet; yüksek sesle konuşmakta değil, tutarlı olmaktadır. Gösterişte değil, istikrardadır. Sloganda değil, davranıştadır. Eğer yeniden daha insani, daha güvenli, daha huzurlu bir toplum istiyorsak; önce kendi içimizdeki samimiyeti onarmak zorundayız. Maskeleri çıkarmadan, kalpten kalbe köprü kurmadan, sadece vitrin süsleyerek hiçbir yere varamayız.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu:
“Bu ilişkide ben ne kazanırım?” değil,
“Bu ilişkide ben ne kadar gerçek olabilirim?”