Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Osmanlı

Bursa Hayat Gazetesi - Osmanlı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Osmanlı haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Talat Paşa ölüm yıldönümünde anılıyor Haber

Talat Paşa ölüm yıldönümünde anılıyor

Talat Paşa, 15 Mart 1921’de Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen bir suikast sonucu yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında siyaset sahnesinde etkili bir isim olan Talat Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yükselerek devlet yönetiminde önemli roller üstlendi. İçişleri Bakanlığı ve sadrazamlık görevlerini yürüten Talat Paşa, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı gibi kritik dönemlerde devletin karar mekanizmalarında yer aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın bitimi ve Osmanlı’nın yenilgisi sonrası Talat Paşa, diğer İttihat ve Terakki yöneticileri gibi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Almanya’nın Berlin kentinde yaşamaya başlayan Talat Paşa, yeni hayatına burada adım attı. TALAT PAŞA’NIN SUİKASTI VE MİLLİ ŞEHİT İLANI Talat Paşa, 15 Mart 1921 sabahı Berlin’in Charlottenburg bölgesinde Hardenberg Caddesi’nde yürürken saldırıya uğradı. Silahlı saldırının ardından olay yerinde hayatını kaybeden Paşa’nın suikastçısının Ermeni kökenli Soghomon Tehlirian olduğu saptandı. Gündüz vakti ve halka açık bir caddede yaşanan saldırı, Berlin’de büyük infial yarattı. Talat Paşa’ya düzenlenen suikastın ardından Tehlirian, Alman polisi tarafından gözaltına alındı ve Berlin’de yargılanmaya başlandı. Dava kısa sürede uluslararası kamuoyunun gündemine oturdu. Mahkemede Tehlirian, ailesinin savaş yıllarında hayatını kaybettiğini ve suikastı bu nedenle gerçekleştirdiğini savundu. Yargılama sonucunda Alman mahkemesi sanığın beraatine hükmetti. Talat Paşa’nın ölümü üzerine Reisicumhur Atatürk, “Vatan büyük bir evlâdını, inkılâp büyük bir teşkilatçısını kaybetti.” ifadelerini kullanmıştı. Bu kayıp sonrası TBMM, Talat Paşa’yı milli şehit ilan etti. OSMANLI’NIN SON YILLARINDA ZORUNLU GÖÇ: ERMENİ TEHCİRİ TARİHE DAMGA VURDU Osmanlı Devleti’nin son yıllarında tarihe damga vuran olaylardan biri Ermeni Tehciri olarak kayıtlara geçti. Birinci Dünya Savaşı sürecinde, özellikle Doğu Anadolu’da ortaya çıkan güvenlik sorunları ve cephe gerisindeki gelişmeler, Osmanlı yönetimini sert önlemler almaya zorladı. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, 1914’te Kafkas Cephesi’nde Rusya’ya karşı savaşa girdi. Aynı dönemde Doğu Anadolu’da bazı Ermeni gruplarının Rus ordusuyla iş birliği yaptığına dair bilgiler Osmanlı yönetimine ulaştı. Bölgede yaşanan isyan ve çatışmalar, hükümeti cephe arkasındaki güvenliği sağlamak için önlemler almaya yönlendirdi. 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan “Sevk ve İskân Kanunu” ile Osmanlı yönetimi, Anadolu’daki bazı Ermeni nüfusun Suriye ve Mezopotamya bölgelerine nakledilmesini kararlaştırdı. Bu süreçte dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa, sevk işlemlerinin planlanması ve uygulanmasında öncü görev üstlendi. Uygulanan tehcir sürecinde yüz binlerce insan zorunlu olarak göç ettirildi. Sevk edilen Ermeni nüfusun çoğu, bugünkü Suriye topraklarındaki yerleşim alanlarına yönlendirildi. Osmanlı arşivleri üzerinden yapılan bazı çalışmalara göre, bu sevk kararının temel gerekçesi askeri güvenlik ve savaşın getirdiği zorunluluklardı. Ayrıca, dönemin bazı paşalarının kendi etnik gruplarını koruma eğiliminde olduğu belirtiliyor. OSMANLI’NIN SON SİYASİ FİGÜRÜ: TALAT PAŞA VE 15 MART Talat Paşa’nın cenazesi, ölümünden sonra önce Berlin’deki Müslüman mezarlığında korundu. Yıllar süren bu bekleyişin ardından, 1943 yılında naaşı Türkiye’ye getirildi ve İstanbul’daki Abide-i Hürriyet Anıtı’nda gerçekleştirilen törenle toprağa verildi. Osmanlı Devleti’nin son döneminde öne çıkan siyasi figürlerden biri olan Talat Paşa, tarihçiler tarafından farklı bakış açılarıyla inceleniyor. Bazıları onu imparatorluğun yönetiminde kritik rol oynayan bir lider olarak görürken, bazı araştırmalar ise dönemin politik tercihlerine eleştirel bir mercek tutuyor. 15 Mart, günümüzde Osmanlı’nın son dönemindeki siyasi gelişmeleri ve dönemin önemli figürlerinden Talat Paşa’nın yaşamını anma günü olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda bu tarih, imparatorluğun çöküş sürecinde yaşanan siyasi çatışmalar ve uluslararası hesaplaşmaların tarih sahnesindeki izlerini hatırlatıyor. TALAT PAŞA VE KURTULUŞ SAVAŞI’NA DOLAYLI KATKISI Talat Paşa, Berlin’de bulunduğu dönemde, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı’nı doğrudan askeri veya mali olarak desteklemiş olmasa da, bazı kaynaklar onun mücadeleyi dolaylı yollardan takip ettiğini belirtiyor. Berlin’deki çevresi aracılığıyla Anadolu’daki direniş hakkında bilgi topladığı ve stratejik görüşleri iletmeye çalıştığı ifade ediliyor. Talat Paşa’nın mektuplar ve çeşitli temaslar yoluyla Kurtuluş Savaşı’na dolaylı destek verdiği öne sürülüyor. Tarihî kaynaklarda, Mustafa Kemal’in Talat Paşa’yı “devlete hizmet etmiş bir teşkilatçı” olarak nitelendirdiği belirtiliyor. Bu değerlendirme, onun Anadolu hareketi ile bağlantısını dolaylı biçimde ortaya koyuyor. BERLİN SUİKASTI VE TALAT PAŞA’NIN ZOR GÜNLERİ Berlin’de suikast anında Talat Paşa’nın cebinde yalnızca 10 Alman markı bulunduğu aktarılıyor. Eski ayakkabıları ve pardesüsü, sürgünde yaşadığı maddi güçlükleri ve sade yaşamını yansıtıyor. 1908–1918 REFORMLARI VE ERKEN CUMHURİYET’İN TEMEL TAŞLARI Talat Paşa liderliğindeki CUP, 1908 II. Meşrutiyet ile Osmanlı siyasetinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi. Merkezi otoritenin güçlendirilmesi ve bürokrasiye yeni kadroların kazandırılması, modern devlet anlayışının önünü açtı. Parti ideolojisi, milliyetçilik ve merkeziyetçilik üzerine kuruluydu ve Erken Cumhuriyet’in bazı temalarıyla örtüşen yönler taşıyordu. Bu bakış açısına göre, 1908–1918 yılları arasındaki siyasi ve idari reformlar, Cumhuriyet’in toplumsal dönüşüm projelerinin temel fikrî ve kurumsal altyapısını oluşturmuştur. Söz konusu dönemde atılan adımlar, Cumhuriyet ideolojisinin sonraki yıllardaki kaynaklarını hazırlayan öncüller niteliği taşımaktadır. Talat Paşa ve İttihatçılar, merkezi devlet anlayışını güçlendirme, eğitimde modernleşmeyi sağlama, bürokraside liyakati önceliklendirme, milliyetçilik söylemlerini yaygınlaştırma ve Batı ile ilişkileri geliştirme gibi alanlarda önemli adımlar attılar. Bu kavramlar, Cumhuriyet’in temel değerleriyle doğrudan ilişkilendirilir. Bu perspektiften bakıldığında, Talat Paşa’nın yönetim anlayışı ile Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet vizyonu arasında bir süreklilik olduğu ileri sürülür; yani iki dönem arasında siyasal anlayışta bir kopukluk değil, tarihsel bir devamlılık söz konusudur.

Nilüfer’de Atatürk ve Bursa’nın devrim yolculuğu ele alındı Haber

Nilüfer’de Atatürk ve Bursa’nın devrim yolculuğu ele alındı

Bu ayki “Tematik Buluşmalar” etkinliğinde Nilüfer Belediyesi, Bursa Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan’ı ağırladı. Nazım Hikmet Kültürevi’nde gerçekleşen “Atatürk Bursa’sında Modernleşme: Lider ve Şehir” başlıklı söyleşide Arslan, Atatürk’ün Bursa ziyaretleriyle ilgili detayları ve kentin sosyal, ekonomik ile kültürel değişimini izleyicilerle paylaştı. BURSA, OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E: YANGIN YERİ ŞEHİR YENİDEN DOĞDU Bursa’nın genellikle “Osmanlı’nın ilk başkenti” olarak tanındığını belirten Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan, kentin Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemindeki stratejik öneminin de Osmanlı dönemi kadar hayati olduğunu söyledi. 19’uncu yüzyılın sonlarında Bursa’nın kozmopolit yapısı ve ipek ticaretine dayalı güçlü ekonomisinin, savaşlar ve Yunan işgaliyle ciddi bir yıkıma uğradığını hatırlatan Arslan, “İşgal, meclis kürsüsüne siyah örtü örtülmesine neden olacak kadar derin bir yastı. Ancak Cumhuriyet, yangın yeri olan bu şehri yeniden ayağa kaldırdı.” dedi. MUDANYA MÜTAREKESİ’NDEN SONRA BURSA’YA NABIZ YOKLAMASI Arslan, Atatürk’ün Bursa’yı 17 kez ziyaret ettiğini ve bu ziyaretlerin sıradan bir gezi olmadığını belirterek şu detayları aktardı: “Atatürk, Mudanya Mütarekesi’nden hemen sonra, henüz saltanatı kaldırmadan Bursa’ya gelerek nabız yoklamıştır. Bursa, devrimlerin, özellikle de Şapka İnkılâbı’nın toplumsal kabulü açısından bir laboratuvar işlevi görmüştür. Henüz kanun çıkarılmadan Bursalılar, Atatürk’ü şapkalarıyla karşılayarak değişime destek vermiştir. Atatürk, protokol kurallarından hoşlanmaz, halkın, esnafın, öğrencinin içine karışırdı. Bu samimiyet, devrimlerin tabana yayılmasını sağladı.” ATATÜRK’ÜN BURSA İZLERİ: SANAYİ, SOSYAL HAYAT VE EĞİTİMLE ŞEKİLLENDİ Söyleşide Arslan, Cumhuriyet öncesi el tezgahlarında yapılan ipek üretiminin, Cumhuriyet döneminde Merinos ve Gemlik Suni İpek fabrikalarıyla endüstriyel bir boyut kazandığını vurguladı. Arslan, bu fabrikaların yalnızca üretim merkezi olmadığını, aynı zamanda sineması, spor alanları ve sosyal tesisleriyle kente modern yaşam kültürünü taşıyan mekanlar olduğunu söyledi. Doç. Dr. Arslan, konuşmasını 1923–1938 yılları arasındaki değişimin dönemin tanıkları tarafından “hayal edilemez” şeklinde değerlendirildiğini vurgulayarak tamamladı. Arslan, “Savaştan çıkmış, nüfusunu ve sermayesini kaybetmiş bir şehirden; sanayisiyle, eğitimli kadınlarıyla, sosyal hayatıyla modern bir kent yaratıldı. Bu dönüşümün mimarı Mustafa Kemal Atatürk, Bursa’nın her sokağında iz bırakmıştır.” şeklinde konuştu. Söyleşi sırasında katılımcıların sorularını yanıtlayan Doç. Dr. Hacer Karabağ Arslan’a, etkinlik anısına bir hediye takdim edildi.

Yeşil ve mavinin buluştuğu yer: Kandıra Haber

Yeşil ve mavinin buluştuğu yer: Kandıra

Kocaeli'nin bir ilçesi olan Kandıra, Kocaeli Yarımadası'nın kuzeyinde konumlanıyor. Osmanlı döneminden bu yana belediye statüsüne sahip olan Kandıra, Kocaeli'nin sanayi açısından gelişmemiş tek ilçesi olarak biliniyor. Kocaeli'nin Karadeniz'e kıyısı olan tek ilçesi olan Kandıra, tarım ve hayvancılıkla dikkat çekiyor. İlçe, Kocaeli il merkezine 42 kilometre uzaklıkta, Sarısu Vadisi'nde konumlanıyor. Osmanlı döneminde İstanbul'un odun kömürü, tomruk ve tahta ihtiyacının bir kısmı bu bölgeden karşılanmış. Milli Mücadele sırasında önemli bir rol oynayan Kandıra, I. Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz ve Yunan işgallerine maruz kalmış. 1918'de İngilizler ve 1920'li yıllarda Yunanlılar tarafından işgal edilen Kandıra, bu süreçte Kuva-i Milliye ve Atatürk'e destek vererek Milli Mücadele'deki onurlu görevini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Kandıra'nın tarım ürünleri arasında buğday, mısır, ayçiçeği, şekerpancarı ve yulaf öne çıkarken, elma, üzüm, fasulye ve armut da yetiştirilmektedir. Hayvancılık, ilçenin ekonomik açıdan önemli bir gelir kaynağıdır. Tavukçuluk ve sığır besiciliği yapılan Kandıra'da süt, peynir, yumurta ve deri başlıca hayvancılık ürünleri arasında yer alıyor. Bölgede hemen her türlü meyve ve sebze yetiştirilebiliyor. Kandıra, ayrıca hindisi ve yoğurdu ile tanınırken, süsleme taşları ve bezleriyle de ünlüdür. İlçenin kıyılarında balıkçılık yapılmakta ve Kerpe ile Kefken köylerindeki sahiller yaz turizmi için uygun alanlar sunmaktadır. KANDIRA'NIN NÜFUSU VE KONUMU  Nüfus açısından, Kocaeli ilinde 10.000'i aşan yerleşim yerlerinin en küçüğü olan Kandıra, Karadeniz'e açılan bir vadinin yamaçlarında kurulmuş. İzmit'e 48 kilometrelik bir mesafede olan Kandıra'nın nüfusu 1927'de 2.660 iken, 1975'te 10.187'e yükselmiş. Ancak, sonraki yıllarda bu rakam düşüş göstermiş; 1980'de 8.161, 1985'te 9.329 olmuş. 1990'larda ise yeniden 10.000'in üzerine çıkmıştır. KANDIRA-ADAPAZARI ARASI KAÇ KM?  Kocaeli iline bağlı Kandıra İlçesi, Marmara Bölgesi'nde Karadeniz'e 52 kilometre uzunluğunda kıyısı olan tek ilçedir ve yüzölçümü 933 km²'dir. Doğuda Sakarya (Adapazarı), batıda İstanbul, kuzeyde Karadeniz ve güneyde İzmit (Kocaeli) merkez ilçeleriyle komşudur. Kandıra'ya karayolu ile üç ana yoldan ulaşmak mümkündür. İstanbul-Ankara TEM otoyolundan Kandıra sapağına girip, 35 kilometrelik bir yolculukla ilçeye ulaşılabilir. Adapazarı'na 45 kilometre uzaklıktaki Kaynarca ve Kaymas köyleri üzerinden de Kandıra'ya bağlantı sağlanabilir. Ayrıca, İstanbul'un Şile ve Ağva ilçelerinden geçerek de Kandıra'ya varılabilir; Ağva-Kandıra arası 38 kilometredir. Kandıra'nın arazisi, küçük tepelerle kaplıdır. İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 75 metredir ve Babadağ (400 m.) ile Çaltepesi (350 m.) gibi bölgeye göre yüksek sayılabilecek tepeler bulunmaktadır. İlçede, Karadeniz'e dökülen üç önemli dere yer alır: Sarısu Deresi (25 km.), Seyrek Deresi (11 km.) ve Kumcağız Deresi (7 km.). Bu derelerin debileri düzensizdir ve bölgenin doğal yapısını şekillendirir.

Osmanlı'da kadim gelenek! Kaşığı bakın ne ile temizliyorlardı? Haber

Osmanlı'da kadim gelenek! Kaşığı bakın ne ile temizliyorlardı?

Osmanlı döneminde tuzla kaşık temizleme, o dönemdeki koşullarda hijyeni sağlamanın etkili bir yoluydu. Tuzun doğal antiseptik özellikleri, bu yöntemin tercih edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde ise daha modern temizlik yöntemleri olsa da, tuzun temizleyici özelliği hala bazı alanlarda kullanılmaktadır. NEDEN TUZ? Tuz, sadece yiyecekleri tatlandırmak için değil, aynı zamanda güçlü bir doğal antiseptik olarak da kullanılırdı. Tuzun bakterileri öldürme ve yüzeyleri dezenfekte etme özelliği, onu o dönemdeki koşullarda etkili bir temizleyici haline getiriyordu. Doğal Antiseptik: Tuz, birçok bakteri ve mikrobu öldürerek, yemek takımlarının temizlenmesinde etkili bir rol oynardı. Koku giderici: Tuz, özellikle balık gibi kokusu yoğun olan yiyeceklerin kalıntılarını gidermede başarılıydı. Aşındırıcı etki: Tuzun hafif aşındırıcı özelliği, kaşık üzerindeki inatçı lekeleri temizlemeye yardımcı olurdu. Kaşığı Tuzla Temizleme Yöntemi: Tuz banyosu: Kaşıklar, tuz dolu bir kaba konularak bir süre bekletilirdi. Bu sayede tuz, kaşık üzerindeki bakterileri öldürür ve lekeleri yumuşatırdı. Ovuşturma: Daha sonra kaşıklar, tuzlu su veya kuru tuz ile ovularak temizlenirdi. Durulama: Bol su ile durulandıktan sonra, kaşıklar güneşte kurutulurdu. NEDEN TUZ TERCİH EDİLDİ? Ulaşılabilirlik: Tuz, o dönemde oldukça yaygın ve ucuz bir maddeydi. Etkinlik: Tuz, birçok temizlik maddesinden daha etkili ve doğal bir yöntemdi. Güvenilirlik: Tuzun zararlı yan etkileri olmadığı için güvenle kullanılabiliyordu. Günümüzdeki Bakış Açısı: Günümüzde bu yöntem, daha gelişmiş temizlik ürünlerinin ve bulaşık makinelerinin varlığı nedeniyle yaygın olarak kullanılmamaktadır. Ancak, tuzun doğal bir antiseptik olarakki özelliği hala bazı alanlarda değerlendirilmektedir. Örneğin, bazı mutfaklarda ahşap kesme tahtalarını temizlemek için tuz kullanılmaktadır.

Osmanlı Devleti'nin son padişahı kimdir? Osmanlı Devleti padişahları Haber

Osmanlı Devleti'nin son padişahı kimdir? Osmanlı Devleti padişahları

Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıla yakın hükümdarlığı boyunca toplamda 36 padişah tahta çıkmıştır. Bu padişahların her biri, imparatorluğun farklı dönemlerinde önemli rol oynamış ve devletin yükselişi, durağanlığı ve çöküşü süreçlerinde etkili olmuşlardır. OSMANLI’NIN SON PADİŞAHI KİMDİR? Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı VI. Mehmet Vahidettin'dir. 4 Ocak 1861'de doğmuş ve 16 Mayıs 1926'da hayatını kaybetmiştir. Saltanatı, Osmanlı Devleti'nin en zorlu dönemlerinden birine denk gelmiştir. VI. MEHMET VAHİDETTİN'İN ÖNE ÇIKAN ÖZELLİKLERİ VE YAŞADIĞI DÖNEM Tahta çıkışı: I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, 3 Temmuz 1918'de tahta çıkmıştır. Mondros Mütarekesi: Saltanat döneminde imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılmıştır. Bu mütareke, devletin topraklarının büyük bir kısmının işgal edilmesine ve siyasi olarak zayıflatılmasına neden olmuştur. Milli Mücadele ve sürgün: Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurulması ve başlatılan Milli Mücadele ile birlikte, padişahın gücü ve otoritesi zayıflamıştır. İstanbul'un işgali üzerine İngiliz gemisiyle sürgüne gönderilmiştir. Eleştiriler: Tarih boyunca VI. Mehmet Vahidettin, milli mücadeleye yeterince destek vermemekle ve İtilaf Devletleri ile işbirliği yapma eğiliminde olmakla suçlanmıştır. Bu nedenle, Türk tarihinde tartışmalı bir figür olarak kabul edilir. Sonuç olarak, VI. Mehmet Vahidettin, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecinde tahta çıkmış ve bu sürecin önemli bir aktörü olmuştur. Saltanatı, Osmanlı Devleti'nin son yıllarındaki siyasi ve sosyal çalkantılarıyla özdeşleşmiştir. OSMALI DEVLETİ PADİŞAHLARI LİSTESİ No Padişah Hükümdarlık Dönemi 1 Osman Gazi 1299 - 1326 2 Orhan Gazi 1326 - 1362 3 I. Murad 1362 - 1389 4 I. Bayezid 1389 - 1402 5 I. Mehmed 1413 - 1421 6 II. Murad 1421 - 1451 7 II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) 1444 - 1446, 1451 - 1481 8 II. Bayezid 1481 - 1512 9 Yavuz Sultan Selim 1512 - 1520 10 I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) 1520 - 1566 11 II. Selim 1566 - 1574 12 III. Murad 1574 - 1595 13 III. Mehmed 1595 - 1603 14 I. Ahmed 1603 - 1617 15 II. Osman 1618 - 1622 16 IV. Murad 1623 - 1640 17 IV. Mehmed 1648 - 1687 18 II. Süleyman 1687 - 1691 19 II. Ahmed 1691 - 1695 20 II. Mustafa 1695 - 1703, 1703 - 1707 21 III. Ahmed 1703, 1707 - 1730 22 I. Mahmud 1730 - 1754 23 III. Osman 1754 - 1757 24 III. Mustafa 1757 - 1774 25 I. Abdulhamid 1774 - 1789 26 III. Selim 1789 - 1807 27 IV. Mustafa 1807 - 1808, 1808 - 1809 28 II. Mahmud 1808 - 1839 29 Abdülmecid 1839 - 1861 30 Abdülaziz 1861 - 1876 31 V. Murad 1876 32 II. Abdülhamid 1876 - 1909 33 Mehmed Reşad 1909 - 1918 34 VI. Mehmed Vahideddin 1918 - 1922 35 Abdülmecid Efendi 1922 (Fahri Padişah) 36 Osman Ertuğrul 1922 (Fahri Padişah)

350 eserde Mimar Sinan imzası! Haber

350 eserde Mimar Sinan imzası!

Osmanlı kentlerinin siluetinde inşa ettiği yüzlerce yapıyla unutulmaz izler bırakan Mimar Sinan, yüzyıllardır ayakta kalmayı başaran eserleriyle hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Sinan, 1490 yılında bugünkü Orta Anadolu Bölgesi'nde, Kayseri şehrine yakın çok küçük bir köy olan Ağırnas'ta doğmuş ve Yavuz Sultan Selim döneminde devşirme olarak İstanbul'a getirilmiştir. 1516'da Sultan Selim'in Mısır seferine katılan Sinan, bölgedeki mimari eserlerle tanışma fırsatı buldu. Selçuklu ve Safevi dönemlerine ait yapıların yanı sıra antik yapıları da inceleyerek şehir planlaması ve mimari ile şehirler arasındaki ilişki konusunda önemli bilgiler edindi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniçeri olan Sinan, 1521 Belgrad Seferi'ne ve 1522 Rodos Seferi'ne katılmış ve kazandığı başarılarla hızla yükselmiştir. 1534 Irak seferinde, Sinan, Süleyman'ın sadrazamı Lütfi Paşa'nın emriyle Tatvan'daki Van Gölü kıyısında üç kadırga inşa etti. Bu gemileri, Safevi kuvvetleri hakkında bilgi toplamak için toplar ve tüfeklerle donattı. Asıl amacı mimarlık olan Sinan, Kanuni Sultan Süleyman'ın çeşitli seferlerine yakından katılarak ve katkılarda bulunarak öne çıktı. 1538'de Paşa'nın tekrar görevlendirmesiyle Sinan, Boğdan seferi sırasında Prut Nehri üzerine 13 günde bir köprü inşa ederek Kanuni'nin takdirini kazanmış ve baş mimarlık rütbesine layık görülmüştür. Sinan, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde 49 yıl baş mimar olarak görev yaptı. 'BAŞYAPITININ' YANINDA BULUNAN MÜTEVAZI MEZAR Sinan, yaklaşık bir asırlık ömrünün sonuna kadar çalışmalarını büyük bir şevkle sürdürdü ve 1588 yılında İstanbul'da vefat etti. Yukarıdan bakıldığında bir pusulayı andıran türbesi, "şaheser"i olan Süleymaniye Külliyesi'nin hemen yanında yer almaktadır. Sinan'ın vakfiyesine göre, eşi Mihri Hatun'dan üç çocuğu vardı. Kızlarının adı Neslihan ve Ummuhan'dı ve oğlu Mehmed, Sinan hayattayken şehit edildi. Sinan, yaklaşık 50 yıl süren baş mimarlık kariyeri boyunca irili ufaklı yüzlerce yapının tasarım ve inşasını üstlenmiş, bazılarının da onarımını yapmıştır. Yaşamı boyunca 82 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 Kur'an okulu, 20 türbe, 17 aşevi, 3 darüşşifa, 6 su kemeri, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 hamam olmak üzere 350'den fazla eser meydana getirmiştir. Mimar Sinan'ın eserleri arasında en dikkat çekenler camiler, mescitler ve külliyeler olmakla birlikte köprüler, su kemerleri gibi başka alanlarda da önemli yapılar inşa etmiştir. 34 MİL ÖTEDEN İSTANBUL'A SU GETİRDİ Sinan, mühendislik harikası olarak değerlendirilen Kırkçeşme Su Sistemi ile İstanbul'a 55 kilometre (34 mil) uzaklıktan su getirmiş, böylece 16. yüzyılda şehrin su sorununu çözmüştür. Uzun Su Kemeri, Kırık Su Kemeri ve özellikle Maglova Su Kemeri gibi bu tesisin önemli parçaları bugün hala mimari ve mühendisliğin eşsiz anıtları olarak ayakta durmaktadır. Çağının sanat biçimleriyle yakından ilgilenen Sinan, 16. yüzyıl Osmanlı çini, hat, oyma ve süsleme sanatlarını eserlerinde kullanmıştır. Mimarbaşı Sinan, cami, külliye ve köprü inşa etmesinin yanı sıra bazı eski yapıları da restore edip onarmıştır. Ayasofya Camii'nin sağlamlığını sağlamak için Sinan, 1573 yılında cami kubbesini sağlamlaştırıp etrafına payandalar ekleyerek önemli çalışmalar yapmıştır. Bu müdahaleler, Ayasofya'nın günümüze kadar sağlam kalmasını sağlamıştır. Sinan ayrıca Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı yakınlarındaki evler ve dükkanlar gibi eski ve önemli yapıların görünümünü engelleyen binaların yıkılmasıyla da ilgilendi. Ayrıca su temini, İstanbul sokaklarının genişliği, ev inşaatı ve kanalizasyon bağlantıları gibi konularla ilgilendi. MİMARLIK YOLCULUĞUNU YANSITAN KOMPLEKSLER Sinan, mimarlıktaki gelişimini imparatorluk boyunca inşa ettiği üç büyük külliye ile anlatmıştır. 1548'de tamamlanan Şehzade Camisi'ni "çıraklık eserim", 1557'de tamamlanan Süleymaniye Camisi'ni "kalfalık eserim", 1575'te ibadete açılan Selimiye Camisi'ni ise "şaheseriyim" olarak değerlendirdi. Sinan, yarattığı camiler, külliyeler, köprüler ve diğer yapılarla imparatorluğun başkenti İstanbul'u zenginleştirdi ve şehrin siluetini şekillendirdi. Sadece İstanbul'da 36 cami, 22 mescit, 18 okul ve medrese, dört Kur'an okulu ve kütüphane ve 12 hamam inşa etti.

2. Abdülhamit Han’ın torunu evlendi! Nikah şahidi İlber Ortaylı oldu! Haber

2. Abdülhamit Han’ın torunu evlendi! Nikah şahidi İlber Ortaylı oldu!

2.Abdülhamit Han’ın torunu olan Berna Sultan Osmanoğlu ve Yiğit Onur Özcan İstanbul’da dünya evine girdi. Çiftin nikah töreninde Prof. Dr. İlber Ortaylı, hattat Mehmet Fatih Çıtlak ve Refah Partisi eski milletvekili Şevki Yılmaz şahitlik yaptı. İşte merak edilen tüm detaylar… 2. ABDÜLHAMİD HAN’IN 5. KUŞAK TORUNU DÜNYA EVİNE GİRDİ 2. Abdülhamid Han’ın 5. Kuşak torunu ve hayatta olan 14 kadın üyesinden biri olan 25 yaşındaki Berna Sultan Osmanoğlu ile Yiğit Onur Özcan evlendi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Beykoz sosyal Tesisi’nde gerçekleşen törende nikah şahidi olarak; tarihçi, araştırmacı ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Hattat ve TV programcısı olan Mehmet Fatih Çıtlak ile Refah Partisi’nin eski milletvekili Şevki Yılmaz şahitlik yaptı. Gerçekleşen nikah töreninde mehter takımı marşları çalındı. Törende saz heyeti tasavvuf musikisine yer verildi. Nikah törenine Osmanlı İmparatorluğu ve Selçuklu dönemine özgü kıyafet ve zırh giyen kişiler de katıldı. Çiftin nikahını Beykoz Belediye Başkanı Murat Aydın kıydı. 3 SENE SONRA İLK DEFA NİKAH YAPILDI 3 sene sonra Osmanlı Hanedanı’nda ilk defa bir nikah töreni yapıldı. Son haneden düğünü 2021 senesinde haziran ve temmuz aylarında gerçekleşti. Gelinin abisi Yavuz Selim Osmanoğlu ve gelinin ablası Nilüfer Osmanoğlu peş peşe dünya evine girmişti. 5. kuşak torunu olan Berna Sultan Osmanoğlu’nun babası, dördüncü evladının yuvasını kurmasından dolayı mutluluklarını dile getirdi ve geriye bir evladının kaldığını belirtti.

118 yıllık! Aksaray’da restore edilecek Haber

118 yıllık! Aksaray’da restore edilecek

118 yıl önce Osmanlı Devleti Sultan II. Abdülhamid’in fermanı üzerine Hollanda’nın Lahey kentindeki Uluslararası Adalet Divanı olarak hizmet veren Barış Sarayı’na hediye edilen yaklaşık 162 metrekarelik Hereke halısının Aksaray’ın Sultahanı ilçesinde restorasyonuna başlandı. Restorasyonu yerinde incelemek ve bir dizi ziyaretlerde bulunmak üzere Sultanhanı ilçesine gelen Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir Alpaslan, "Ülkemizin, Anadolumuzun en kıymetli kervansaraylarından birincisi olan Sultanhanı’nda sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet duymaktayım. 1907 yılında Barış Sarayı yapılırken, sarayın yapımına 40'da fazla ülke katkı sundu. Osmanlı Devleti de Sultan Abdülhamid döneminde Barış Sarayı’na biraz sonra restorasyonuna başlayacağımız müthiş Hereke halısını hediye etmiştir. Bu halı ülkemizin, Türkiye’nin kültürel ögeleri ile bezenmiş, ilmek ilmek dokunmuş çok özel bir halı olarak zamanında yapılarak gönderilmiştir. Yapıldığı yıldaki teknik özelliklerine göre her bir ilmeği yenilenerek tekrar evine döndürülecektir. Hereke halısı 100 yılı aşkın süredir Barış Sarayı’nda Japon Salonu’nda tarihe tanıklık etmekteydi. 1 yıl sonra restore edilip tekrar evine döndüğünde yine tarihe tanıklık etmeyi sürdürecek. Bu eşsiz halı Türkiye'nin kültürel zenginliğini yansıtan önemli örneklerinden bir tanesidir. Dolayısıyla restorasyonun ülkemizde yapılmış olması son derece önemli ve anlamlıdır. 400 yılı aşan Türkiye-Hollanda güzel ilişkilerinin de somut bir göstergesidir" dedi. "HALININ RESTORASYONUNDA GELENEKSEL TEKNİKLER KULLANILACAK" Halının restorasyonunun uzman ekip tarafından geleneksel teknikler kullanılarak gerçekleştirileceğini ifade eden Alpaslan, "Her aşamada halının orijinal dokusu ve estetiğini korumak için büyük bir hassasiyet gösterilecektir. Bu proje sadece halının restore edilmesinden öte kültürel bir mirasın korumasını da temsil etmektedir. Dolayısıyla dünya kültür mirasına katkı sunulmuş olacaktır. Barış Sarayı’ndan bahsediyoruz, adalet divanından bahsediyoruz, insanoğlunun güzel bir örneği olarak içinde yaşadığımız dünya barışa ve adalete çok ihtiyacı var. Buradan bende tüm dünyaya barış ve adalet dileklerimi sunmak istiyorum. Son olarak söz konusu halının restorasyon süreci için uzunca süredir bu proje çalışmaları başlamıştı. Bu çalışmayı başlayan ilim insanı çok sevgili meslektaşım değerli ağabeyim elim bir kazada hayattan ayrılmıştı. Haluk Dursun, kendisini rahmetle anıyorum. İnşallah bir yıl sonra halının aslına uygun olarak titizlikle restore edilmiş şeklinde hep birlikte teslim alıp asil yeri olan Barış Sarayı’na uğurlarız inşallah. Hollanda ile aramızda 400 yılı aşan diplomatik ilişkilerin çok daha güçlenmesini temenni ederek hepinize teşekkür eder saygılar sunarım” diye konuştu. “ARAMIZDAKİ DOSTLUĞUN HALIDAKİ İLMİKLER KADAR GÜÇLÜ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM” Programa katılan Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands ise, “Burada Sultanhanı'nda olduğum için çok mutluyum. Bu projeyi hayata geçirenlere çok teşekkür ediyorum. Şu anda iş emin ellerde. Bir asırdan sonra bu güzel halı buraya geldi. Halının hikayesi Türkiye ile Hollanda arasındaki güçlü bağların sembolü. Hereke halısı dünyanın en kaliteli halısıdır. Aramızdaki dostluğun halıdaki ilmikler kadar güçlü olduğunu düşünüyorum. Seneye 100. yıl dostluk anlaşmamızı yapacağız. İki ülke arasında çok güçlü bir tarihi eser. Bu halı güzel bir örneği. Laleyi Hollanda'ya getiren sizsiniz aslında. 500 sene evvel bizim bağımsızlığımız için Türkiye yardım etti. NATO üyesi olarak çok önemli. Biz Hollanda olarak ta gurur duyuyoruz en fazla yatırım yapan ülke olmaktan. Türkiye dışındaki üçüncü büyük Türk toplumu Hollanda'da. İki ülkenin ilişkileri için önemli. Kültürel bağların gelişmesi için bakanlıkla ilişkiler önemli. Gittikçe daha fazla turist geliyor. Ailem de gelmişti. Büyük ustalar tarafından bu halı restore edildikten sonra dönecek ve iki ülkenin sembolü olmayı sürdürecektir, bir dahaki yüz yıl için” ifadelerini kullandı. Konuşmaların ardından restorasyonuna başlanılan halı ve çalışmalar yerinde incelendi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.