Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Gerçek kahramanlar

Yazının Giriş Tarihi: 03.01.2026 06:35
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.01.2026 13:59

Geçen akşam eşimle film izleyelim dedik. Ne izlesek diye bakınırken, tarih filmlerini de sevdiğimiz için karşıma İbn-i Sina’nın hayatını anlatan bir yapıt çıktı. Daha önce ne görmüştüm ne de izlemiştim. Ee, bizden de biri diye, hem de puanı yüksek diye izleyelim dedik. Güzel film, evet; ancak…

O kadar “ancak” diye başlayan cümlem var ki… Kızgınım; kime, neye olduğu karmakarışık bir kızgınlık var içimde.

O kadar çok hikâyemiz, başarımız, tarihimiz, ilklerimiz var ki; birinden başlamak istesek hangisinden başlayacağımızı şaşıracak kadar destansı bir tarihe sahibiz biz. Elhamdülillah…

Ancak… Gerçekten anlayamıyorum bu duruma nasıl geldik, nasıl bu kadar yozlaştık, nasıl bu kadar koptuk benliğimizden; anlayamıyorum.

Konu İbn-i Sina sözde ama başkahraman bambaşka biri. Hatta arada asıl başkahramanlar (!) var; asıl anlatmak istedikleri kahramanlar. O kahramanlar öyle kahramanlar ki; hem akıllı, hem mazlum, hem haklı, hem masum ama hep itilip kakılmış vaziyetteler. İzlerken yine mi yaa diyorsunuz. Gerçek hayatı bilmesek, oturup hâllerine üzülecek duruma gelebilirsiniz; o biçim bir anlatış.

Film bitince eşimin ilk söylediği, “Koskoca İbn-i Sina’yı da kendinize mal edemezsiniz artık,” oldu. Durdum ve bir anda “Ederler,” dedim. “Niye etmesinler? Senin sahip çıkmadığın şanlı bir tarih, şanlı insanlar var ortada; niye hâlihazırda var olan ve sahiplenilmemiş bir hazineyi kendilerine mal etmesinler? Ederler, edilir yani; hem de bak, bal gibi edilir. Sen önemsemezsen başkası alır, kendince evirip çevirip onun arkasına sığınıp kendine bir kahramanlık hikâyesi çıkarır. Hem kendisini masum, hem mazlum, hem kahraman ilan eder. Sonra biz de işte şimdi olduğu gibi oturup izleriz, ağzımız bir karış açık bir şekilde.”

İzlerken anlıyorsun ki aramızda öyle büyük bir uçurum varmış ki; bambaşka yerlerde ve seviyelerde iki dünya. O kadar bambaşka ki sanki başka gezegende yaşanıyor gibi tüm olaylar. Biri Orta Çağ’ın kapkara, karanlık, pislik, çarpıklık akan dünyası; diğeri ise apaydınlık, akıl, bilim, zekâ, bereket fışkıran bir dünya. Arada yine bize kaymışlar tabii ki. Diyorum ya, neresinden başlayayım kızmalara… Koskoca Selçuklu’nun anlatım diline oturduğun yerde kriz geçirirsin. Kocam hop oturup hop kalktı mesela; nispeten ben sakindim. Niye? Benim kızgınlığım kendime, kendimize. Kalkıp kendimi parçalamak lazım o an mesela.

Adamlar güzel eserler ortaya koyuyor; senin tarihinle, senin coğrafyanda, senin bilginle… Ama bu işi bir güzel seni kötüleyerek, aşağılayarak, hor görerek yapıyorlar. Üstelik onca olan biteni de kendilerine bir şekilde bağlayarak. Filmin başlığı belli, konusu belli ama altında bambaşka bir kahramanlık hikâyesi saklı.

Avrupa bir şekilde kahraman; karanlığından doğan bir ışık. Yahudiler her zamanki bildiğiniz gibi, hiç suçları yokken başlarına neler neler geliyor yine ve yeniden; hep birileri tarafından sürgün ediliyorlar. Eşim en sonunda gülerek, “Bunlar yine burada da göç ediyor; hep aynı hikâye, hep aynı mağduriyet konusu,” dedi. Gülüştük. Yıllarca bunları izleyip bilmeden, istemeden tüm dünya ikna oldu gösterilenlere; verilmek istenen mesaja kandık, anlamadan. Yıllarca bunun arkasına sığınarak dünyayı, insanlığı ne hâle getirdiler. Kendilerini kahraman, asıl kahramanları ise barbar gösterdiler onca nesillere. Biz bile inandık barbar olduğumuza. Kendi soyumuza, atamıza “Kızıl Sultan” bile dedik. “Vatan haini” ilan ettik. Koskoca imparatorluğa tuuu kaka muamelesi yaptık. Avrupa’nın Orta Çağ’ını bile sevdik de kendi şanlı tarihimizi görmezden geldik; utandık, yok saymak istedik.

Artık siz düşünün, daha bize neler yaparlar…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.