400 yıllık hatır

Hüseyin Eren 24 Ocak 2017 Salı, 10:01

İlk olarak o günkü adıyla Habeşistan bugünkü adıyla Etiyopya'da kullanılmaya başlanıyor. İlk bulanın çobanlar olduğu veya Şazeli tarikatının kurucusu Hasan Şazeli Hazretleri olduğu söyleniyor.  Bulunan köyün ismine izafeten adlandırıldığı iddia ediliyor.

Habeşistan'dan Yemen'e gidiyor, Yemen'den Mekke, Kahire uzanıyor yolculuğu. Tiryakileri arttıkça kullanım alanı genişliyor.

Kanuni zamanında biri Halep'ten diğeri Şam'dan iki tüccar eliyle Osmanlı topraklarına giriyor. Girişi, kabullenişi, kullanılması hiç de kolay olmuyor. Büyük tepki ile karşılaşıyor; padişahlar ferman, kadılar fetva ile yasaklamak istiyor, ama nafile.

Onun bulunduğu ve kullanıldığı meclisler farklı katman ve sınıftaki insanları bir araya getiriyor, öteki ile hasbihale ettiriyor, diğeri ile temas kurduruyor. Bundan öncesinde her katman kendi arasında kapalı devre iletişim içerisinde, kamuoyu diye bir şey yok.

Fermanlar ve fetvalar bir işe yaramayınca serbest kullanılmaya başlanıyor, ancak lüks sayıldığından vergi alınmaya başlanıyor. Bu defa yapılması, yapımında kullanılan eşyalar başlı başına bir kültür oluyor, koskoca bir imparatorluğu kültürel ve sosyal olarak değiştiriyor.

 Osmanlı Viyana'dan eli boş dönüyor fakat geride çuvallar dolusu onun çekirdeklerini bırakıyor. Avrupalılar bu ne diye şaşırıyor, başlangıçta hayvan yemi zannediyorlar. Sonra suyu kaynatıp içtiklerinde zevk duyuyor, tiryaki olup çıkıyorlar. Başlangıçta benzer tepkiler onlarda da oluyor; bu Müslüman içeceği deyip papazlar yasaklatmak istiyor, ama boşuna.

Bir Osmanlı paşası Fransa'ya ziyarete gittiğinde hediye olarak götürüyor; Fransızlar da ondan Fransız olmaktan kurtuluyor. Böylece kıta Avrupa'sında kullanımı hızla artıyor.

Osmanlı savaşla gelen kıtlıktan dolayı 1900'lı yılların başında terk ediyor kahveyi. Zirvede geliyor, zirveden inince başka bir zirveye göç ediyor kahve.  Gittiği yeri özgürleştiren ve özgünleştiren kahve zirvelerin içeceği mi dersiniz?

Şimdilerde çay içiyoruz; biri bitiyor ikincisi, üçüncüsü geliyor. Kahve öyle mi; bir tane içiliyor, ağır ağır yudumlanıyor, zevkle bitiriliyor. Eskiden yapılması, sunulması, içilmesi başlı başına merasimmiş...

Şimdi üçü bir aradalar kahvenin içini boşalttı; ne zevki var, ne kültürü, ne tadı, ne de keyfi. Tüketim kültürü işte; özünü alıp bol bol posasını satıyor. Özgün kalsaydık "Cafe" diye isim verir miydik kahve veya cafe içilen yerlere. Kültürel özgürlüğümüz "Cafe"lere satıldı.

Osmanlı kahveyi 400 yıl kullandı, dolayısıyla 400 yıllık hatırı var onun. 400 yıllık hatır adına daha özgür ve özgün olacağımız günler adına bir kahve içmeye ne dersiniz?