Panik odalarımız

Selin Özcan 08 Nisan 2018 Pazar, 06:55

Duygularımız türümüzü ve yaşamımızı devam ettirmede kilit rol üstlenmiştir. İnsanoğlunun son yüz yılda ortaya koyduğu gelişimi hayatımızdan çıkardığımızda doğanın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu hatırlamamız daha kolay olabilir. Örneğin; güvenlikli ve havuzlu sitelerimiz, aslında birer fare yuvası olarak değerlendirilebilir. Kendimizi korumak ve hayatımızı daha güvenle devam ettirmek için yaptığımız yapılar...

Bir diğer anlatımla kaygı ve korkularımızın bizi yerleştirdiği evler... Fare için in ne ise insan için de evler, siteler odur aslında... İşte insanlığın bilinmezle, kaygı ve korku ile baş ederken kullandığı yöntem aslında hala bu kadar ilkel. Ve tarihsel akış içinde bu baş ediş hayatta kalma şansımızı artırdı... Hala da bu duygulardan tarihin eski çağlarındaki kadar olmazsa da sıkça yararlanmaktayız... Nöbet tutan bir askerin hislerini düşünün, ya da savaş olan bir ülkede yaşayan bir aile üyesi olduğunuzu... Ne hissederdiniz? Muhtemelen yine kaygı ve korku... Türümüzü korumak ve yaşamımızı devam ettirmek amacıyla kaygı ve korkularımızdan oldukça beslendik... Hala da daha korunaklı ve daha rahat yaşamlara sahip olma eğilimimizi, bu şekilde sürdürüyoruz... Son yüzyılda yaşamımızı kolaylaştıran teknolojik, tıbbi, mimari onlarca kahraman ve eser oluşturduk... Ve bu endüstriyel akış içinde hala bu duygular bizi motive ediyor... İşe giderken, ailemizle ilgilenirken, sınava hazırlanırken... Bu noktadan bakıldığında bu duyguların belirli bir seviyede olması aslında hayatımızdaki rolleri, görevleri, sorumlulukları gerçekleştirmemizi sağlıyor, hatta bir şeyleri başarmamıza da yardımcı oluyor... Fakat kaygı ve korkularımız bazen ortada bir neden yokken, ya da ortada bir neden olsa bile hayatımızı kolaylaştırmak yerine bize zarar verecek şekilde ortaya çıkabiliyor.

Ruh sağlığı çalışanları olarak bizler, bu durumu bir ruhsal belirti şeklinde değerlendirebiliyoruz. Kişilerin yaşayabileceği saldırı, trafik kazası, beklenmedik ölümler gibi üzücü ve insanı ciddi derecede sarsabilen olaylar karşısında dehşete kapılmak, doğal olarak düşünülebilir. Fakat ortada belirgin bir neden yokken ciddi derecede korku ve kaygıya kapılmak panik atak olarak değerlendirilebilir. Bu noktada panik atak nedir sorusunu cevaplamamız doğru olur.  Panik atak endişe, korku ve sıkıntı duygularını içinde bulunduran, nöbetler şeklinde ortaya çıkan bir tablodur. Farklı hastalıklara bu nöbetler eşlik edebilir.  Atak sırasında kişi öleceğini, kalbinde bir sorun olduğunu, kalp krizi geçireceğini ya da ciddi bir rahatsızlığı yaşadığını düşünebilir. Ataklar dakikalar geçtikçe şiddetini arttırır.  Hasta bayılacağını düşünerek panik içinde çoğu zaman ya acile ya da tedavi aldığı bir doktora başvurur. Süre geçtikçe atağın şiddeti artar ve kişi atağın sonunda kendini çökkün bittin hisseder.

Ve bu ataklar beklenmedik anlarda tekrarlanabilir. Kişilerin korku eğilimleri eğer bu atağı, bu bunaltı nöbetini tekrar yaşamaya dönüşürse bu durum panik bozukluk olarak değerlendirilir. Panik atak ve panik bozukluk kaygı bozuklukları içerisinde değerlendirilmektedir. Bu psikolojik sorunu yaşayan kişilerin öncelikli olarak bu durumun tedavi edilebilir bir süreç  olduğunu ve ruhsal bir tablo olduğunu kabul etmesi gerekir.  Bununla birlikte kişinin kısa zamanda alanında uzman bir kişiye başvurması ve onun önerileriyle tedavi alması gerekebilir. Panik bozukluk ve panik atakların tedavisinde ise ilaç ve psikoterapinin birlikteliğinin en etkili yöntem olduğu değerlendirilmiştir.