Yengeç misali

Hatice Kösecik 24 Eylül 2018 Pazartesi, 06:03

Bir ülkede balıkçılar deniz kenarında tuttukları yengeçleri koydukları kovaların üzerini örtmeye gerek duymazlarmış. Nedenini araştırdığımızda şöyle bir cevap buluyoruz. Yengeçler kovanın içindeyken dışarı çıkmak isteyen ve kovanın tepesine kadar çıkmayı başaran yengeç arkadaşlarının ince ayacıklarından tutuverir, aşağı çekermiş. Sanki ben çıkamadım sen de çıkma diye, sanki biz yandık sen de yan diye. İbretlik...

Hüzünle karışık duygusal bir anımda rastlıyorum bu bilgiye. Biz insanoğlunun haline ne denli benziyor bu durumları yengeçlerin. Bakıyorum çevreme, ülkemin zarif insanına. Hem sever görünür birbirini belki de sever kim bilir. Sever arkadaşını, canını da verir hani, o kadar samimi yani. Öyle bir an geliverir unutur sevdiğini. Yenik düşebilir nefsine, "bana oldu sana da olsun" deyiverir, ardına da bakmadan düşer yola, yalnız bırakır yol arkadaşını. Sen de kıskançlık, ben diyeyim bencillik...

Öyle zamanlar gelir ki, neyi neden yaptığını idrak edemeyen insanlar çoğalıverir mekânda. Sadece kendi olan, sadece ferdi olan, tek başına insan. Sevse dahi sevdiğinin iyiliğini istemeyen, sevdiğinin kovanın tepesine çıkmasına izin veremeyen yengeç misali insanlar. Hüzünlü...

" Dostluk illa yan yana, diz dize olmak değildir. Asıl can cana, kalp kalbe olmaktır."derken ünlü düşünür Mevlana Hazretleri düşünmeye de sevk ediyor bizi. Ve ekliyor; " Konu ne olursa olsun, verdiğin   ' üzüntü' ve 'aldığın 'ah' bir cam parçasından daha keskindir, dönüp dolaşıp üzerine basarsın." Dikkat!

Hani anne yengeç ve kızı yan yana yürürken kumda, kızmış annesi kızına.

"Ay yan yan yürüme, dikkat et biraz."diye.

Altta kalır mı kız yengeç, can havliyle yapıştırmış cevabını. "Önce sen doğru yürü de bana örnek olasın." diye. Doğru söze ne hacet, anne ne ise kızı da odur, ne gördüyse öyle davranacaktır. Fıtratında yan yan yürüme öğretisi varken düz yürüyemez yengeç, aynen fıtratında ısırmak varken sokmadan duramayan akrep gibi.

Zamanın birinde Hintli bir adam bir su birikintisinde debelenip duran akrebi görür, içi yanar, yardım etmek ister. Elini uzatır akrebe merhametinden, o halde bile sokmaya kalkar akrep adamı. Elini geri çeken Hintli bir kere daha dener, uzatır elini gayri ihtiyari. Aynı tepkiyi görür akrepten, suda boğulmaya ramak kalan hayvandan, çeker elini. Orada durup onu seyreden başka bir adam dayanamayıp sorar elini tekrar akrebe uzatmaya hazırlanan Hintliye."Görmüyor musun, sokacak seni, neden ısrar ediyorsun? Bırak boğulsun."

Şöyle bir bakar Hintli, hem de uzatır eline aldığı bir sopayı ve çıkarırken akrebi sudan der ki; " Akrebin fıtratında sokmak varken benim fıtratımda olan sevgiden neden vazgeçeyim. Bilirim o fırsatını bulsa ısıracak elimi, ama ben bu durumda bile sevmekten vazgeçemem, bu da benim fıtratım." der. Manidardır cevabı adamın, herkes payına düşeni alacaktır elbet, bizden söylemesi...

Böyle yengeçten girip akrepten söz açtık, demek ki kalem dostluk yazmak ister, sevgi ister, sürur söyler. Has dostunu bulursan bırakma der. Öyle ki o hazinedir sana, hem de sandıklar dolusu altından daha kıymetlidir. Ne muhteşemdir ki, sorgusuz sualsiz bir dosta sahip olabilmek, "hadi, gidelim." Dediği zaman, sormadan 'nereye?'  diye, hemen yoldaş oluverendir dost. Ne demiş bir büyüğümüz bu konuda;

"Arkadaşlık peki demekle kaimdir." Ne bahtiyardır ki o kimse böylesi bir dosta sahiptir. Dileğimiz elinde tutabilmesi, ne kırılması sevdiğine ne de kırmasıdır dostunu...

Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana...