Tut elimden hayat

Hatice Kösecik 15 Kasım 2018 Perşembe, 08:00

Sıcağın altında, kızgın kumun üzerinde, uzayıp giden bir çölde, buz gibi saf suyu kana kana yudumlamak nasıl bir hisse, Necla ile evliliği de öyleydi Ahmet için. Bir tatlı hoş seda bırakıp gidiveren eşinin ardından geceleri çok fazla sıcak gözyaşı dökmüş, gündüzleri işine vermişti kendini. İyi ki diyordu kendisine, evlendiğimiz ilk yıl alıp gitmişim  sevdiğimi, uzak diyarlara. Necla çok istemesine rağmen maddi durumlarını bahane edip, muhtaç öğrencilere vermeyi bile teklif etmişti Ahmet'e. Ama içine doğmuştu belki de Ahmet avukatın. Sağken sağlıklıyken gidilir demişti de vaz geçmemişti, tabi ki karısının yüzündeki o gülümsemeyi kazımıştı zihnine. Her ne vakit dara düşse, o gezileri, mutluluğu aklına gelirdi Ahmet'in. Taç Mahal... Hindistan'daki bir hükümdarın sevgili eşine yaptırdığı paha biçilemez eser. Bir aşk hikayesi. Yaşanılası, öğrenilesi...

Ve belki de bu iki genç sevdalının ilk ve son, sağlıklı olarak gidip de gördükleri, tatlı bir anı,  sevda dolu ümit dolu yolculukları. İyi ki de götürmüştü canını, iyi ki de gitmişlerdi. Para her zaman bulunabilen, kazanılabilecek bir maddeydi de ya sağlık?

 Ahh, içi yanarken nasıl yaşanırdı bilemedi Ahmet, içi köz olmuş her an alevlenecek yangın yeriyken nasıl dayanılırdı ayrılığa bilemedi...

  Ruhların öldükten sonra ne olduğunu anlayamadığı için, tam olarak buna vakıf olamadığı, tam teslim olamadığı için de acısı hiç sönmedi yüreğinde.

" Orada, gerçek dünyamızda seni ve kızımızı bekler olacağım, unutma bunu" diyen Necla'ya hep bir manidar bakardı Ahmet.

 "Neden biz, neden bizim ailemiz? Ne yaptık biz Allah'a da bu hastalığı verdi, yıktı geçirdi bizi?"

diyerek ağladığını duyardı Necla onun ki o da gizli gizli gözyaşı dökerdi de gösteremezdi kocasına."

 Taç Mahal dönüşü, birden yoğun bir halsizlik ve de nefes darlığıyla doktora götürmüştü eşini Ahmet. Doktor muayeneyi uzattıkça huylanmış, tedirgin olmuştu da içinin yangısına kulak asmamıştı. Geçecekti, yorulmuştu sevdiği, sadece yorgunluk diyeceklerdi.

  Doktorun üç aylık hamile olduğunu söylemesi ilk ve de en güzel şoktu Kırmaz ailesi için, demek ki bir can taşıyordu Necla'sı. Ah nasıl büyük bir mutluluk tu bu, ne büyük bir haberdi. Ama neden doktorun yüzü gölgeleniyordu, neden daha çok tahlil istiyordu. Hamile bir kadına bu kadar çok işlem yapılmazdı biliyordu Ahmet.

 Sonra doktor yalnız konuşmak istediğinde Ahmet'le, cız eden yürek bir daha soğuyamadı işte. Orada söylemişti doktor, meme kanseri ileri evreden şüphelendiğini. Bebeği almak gerektiğini, yoksa annenin hayatı riske girer, belki de üç yıl olan ömrü bir yıla inerdi diye.

 Evet metastaz denen olayını yapmış, agresif, hırsla ilerleyen bir kanseri vardı vücudunda sevdiğinin. Akciğeri çoktan sarmış, beyne de atladığından şüpheleniyordu doktor.

 Hey doktor, sen nereden bileceksin, yok öyle bir şey, yok,  sadece hamile benim eşim ve de sen yanıldın işte. Hem nasıl da rahat söylüyorsun, nasıl da duygusuzsun öyle!.. Doğru demiş türküdeki adam, "Doktorlar da bilir mi ciğerün acısını? Cerrahpaşa'ya koydum canımun yarısını"  diye.

İnandık doktorlara,

Öyle böyle dediler,

Ayrılık defterini,

Elimize verdiler...

    Diline pelesenk olmuştu bu türkü Cerrahpaşa koridorlarında Ahmet'in. Gözyaşları sel olmuş içine akıyorken, herkesin bir derdi var durur içerisinde sözü aynen bu genç adamı yansıtıyordu. Ayrılık defterini eline aldığında henüz bir yıllık evli değillerdi bile. Eşi hamile ve de amansız bir hastalık. Vay anam vay, bırak artık yakamı Cerrahpaşa, ver sevdiğimi diye diye günler geldi geçti...

   Ne oldu sonu onların ve nice Ahmetlerin? Anlatırım vakti geldiğinde...

Türkü Karadeniz yöresine ait olup, zamanında Çernobil faciası sonrası tedavi için Cerrahpaşa Hastanesi'ne yatırılan kişilerin hayatlarını kaybetmesi üzerine söylendi belki ama her duyduğumda, hastane koridorları gelir aklıma. Sessiz, ıssız, upuzun, daracık karanlık koridordaki bitkin düşen hasta yakınları canlanıverirgözümde.  Nöbet tuttuğumuz gecelerin ertesi,  ayrılık defterini eline alanların anıları kalırdı geriye...

"Elimden tut hayat, yaşamak istiyorum" diyen gencecik kızını almaya gelen anneye ne söylenirdi ki? Elbette vardı herkesin bir hikayesi, elbette doktorlar da bilirdi ciğerin acısını... Bilirdi de, gem vururdu duygularına, birilerinin yapması gereken düşmüştü payına. Zor olan kısmıydı işin bu tarafı. Bilmez olur muydu doktorlar da ciğerin yangısını...

   Dönüşü olmayan, her anı paha biçilemez olan bir yoldur yürünülen. Bazen hazin bazen de kıpır kıpır...

  Gelenin gittiği konanın göçtüğü, acıların kolayca dillendirildiği, kolayca yazılıp çizildiği oysa kolay yaşanmadığıdır hayat...

 Tut elimden hayat, tut ki diri kalayım, tut ki düş mü gerçek mi anlayayım, tut ki yolculuğum nihaiye erince hüsranda kalmayayım...

  Tik tak, tik tak, tik tak... Saatlerdeki tek ses... Derin sessizliğin içindeki o ses... İncitiyor...

  Duruyormuş gibi görünen ama akıverendir, değerlimizdir zaman. Hayat da en güzel hediyedir bilene...

   Hayatı güzel bir rüya tadında yaşayabilmek dileğiyle...!