Hatice Kösecik 25 Temmuz 2019 Perşembe, 06:57

"Kavga edebilmek için de anlaşabilmek için de konuşmak lazımdır. Aslında kavga edebilmek de iyidir bazen."dedi artık iyice yaşlanmış olan kadın. "Rahmetli ile kavga etmeyi o ölmeden çok önce, belki de bir kırk yıl önce bırakmıştık. Bir ağacın suyunun kökünden çekilmesi gibi olmuştu evimiz. Kurumuş kof bir ağaca dönmüştük ikimiz de. Susuyorduk. Susuyorduk. Hiç konuşmuyor değildik tabi ki. Yemekte ne var, yemek hazır mı, çocuklar geldi mi? Bunları götür, çöpü atar mısın?".  Bunun gibi cümlecikler işte, sevgiden yoksun, soğuk, hem de çok soğuk...

Fakat bunu yanında çalıştırdığın çocuğa da söylersin. Öylesine, ifadesiz. Komşuna da söylersin. Halbuki gerçek ilişki böyle midir? Böyle mi olmalıdır evlilik dediğin? Hiç tanımadığın bir ülkede hiç tanımadığın bir adamla kavga eder misin sen? Nasıl edeceksin ki, tanımıyorsun o adamı. Ortak bir şey yaşamamışsınız ki, bir şey paylaşmamışsınız ki. İşte benim evliliğim de zaman içerisinde böyle oldu. Öyle ya, kavga edebilmek için de anlaşabilmek için de konuşmak lazımdır. Muhatabını tanımak, nerede nasıl davranacağını bilebilmek lazımdır. Düşünürdüm bazen. Bu eve, benim yerime yüzü gözü bana benzeyen ama ben olmayan biri gelse bu adam durumu fark eder mi diye. Ahh kalbim, ahh bastırdığım duygularım, ahhh gençliğim...

"Eder mi ki? Belki de eder, belki de fark etmez onun için derdim.  Rahmetli de benim hakkımda böyle mi düşünürdü acaba? Hiç ses etmezdi ki bilemedim bunu. Hep de merak ettim." dedi ve daldı uzaklara göleri, sustu bir an, sustu kısacık bir zaman.

Ve söyledi konuşmaya susamış dil; " Bir şeye itiraz edecek olsam, görünmez olurdu adam hemen. Yanımda ama görünmez, dibimde ama duymaz. Dinlemezdi ki hiç, duymazdı beni. Sesime, elindeki hayali kılıcıyla yırtıklar açar oradan atlar giderdi. Başka şeyler düşünürdü, hep önüne bakar, hiç gözlerini gözlerime yoldaş etmezdi. Ben, "Beni duyuyor musun bey?" dediğimde, yine susardı. Çıktığı o yırtıktan kim bilir nereleri dolaşırdı. Bilemedim hiç. Ne mi oldu, eh baktım, işe yaramıyor, boşuna kürek çekiyorum. Tek taraflı yürümüyor ilişki. Ben de bıraktım konuşmayı, sustum gece sustum gündüz,  susturuldum... Zamanla torun torba sahibi olduk, ama eş olmadık, iki lafın belini bükemedik biz. Ve hiç öğrenemedim kocamın kafasının içindekileri. Ne kavga edebildik, ne de anlaşabildik. Ne bir olabildik ne de ayrılabildik. Böyle bir evde, sessiz sinema oynanılan bir ortamda büyüdü çocuklar. Ben sustukça bastırdım duygularımı, o zaten baştan susmayı tercih etmişti. Neden diye çok sordum kendime?  Neden? Neden benimle evlenmek için gemileri yakmayı,  dağları delip Ferhat olmayı tercih eden adam, susmuştu? O zamanlar bülbül kesilen kocam şimdi neden bu haldeydi? Bilemedim. Suçu hep kendimde aradım. Haklıdır dedim, sustum. Kimse anlamasın diye de hep rolümü dört dörtlük oynadım. İyi eş,  fedakar anne, sevimli dadı...

 Şimdileri mezarını sık sık ziyarete gidiyorum. Eski adetimiz üzere oradayken de konuşmuyor, susuyorum. Belki de beni böylesi susturduğu için ona hala güceniyorum. Hiç dertleşmiyorum onunla. Anlatmıyorum havadan sudan. Konuşmayı çok seven ben, susuyorum onun gerçek evindeyken de tam da onun istediği gibi. Kur'an'ımı okuyup sessizce kalkıyorum yanından, adını yazdığımız soğuk mermer taşından...

"Aklıma da gelmiyor değil hani, mezarına geldiğimi görünce seviniyor mudur ki..."

Şimdiki gençlere tavsiyemi soruyorsunuz, sevsinler birbirlerini, anlatsınlar, doya  doya konuşsunlar. Huzuru hissetsinler. Pişman olmasınlar. Benim gibi sonradan gidip soğuk taşlara sarılmadan önce uyansınlar...  Tolstoy sesleniyor taa geçmişten:  "Yaşadıklarımızla değil yaşattıklarımızla anılırız. Ve unutma ki, ne yaşatırsan elbet zaman gelir onu yaşarsın."