Şehirler büyüdü yürekler mi küçüldü

Hatice Kösecik 14 Ocak 2019 Pazartesi, 07:01

Odasına girdiğimde üzerindeki yorgandan da anlaşıldığı üzere, yılların verdiği yükle eğrilmiş sırtı kapıya dönüktü. Vücudu eğri büğrü olmuştu, ama yaşam emaresi devam ediyordu halen daha. Yaşıyordu, konuşmak istiyordu, sözler söylüyor ellerini ayaklarını daha rahat oynatabiliyordu. Geldiğinde bir nefesti sadece şimdi ise 'nasılsın' diye sorduğumuzda 'iyiyim' diyebiliyordu artık.

Arkası dönük, bembeyaz saçları pamuk yığını adeta. Elleriyle başını sıvazlıyor yüzüne sürüyor. Tekrar sıvazlıyor tekrar sürüyor. İçinden duyamadığımız bir şeyler de söylüyor belli ki.  Onu her zaman takip eden yardımcıya bakıyorum, nedir bu hali dercesine.  "Abdest alıyor, her zaman yapıyor bunu." diye cevap veriyor hal diliyle.

Demek ki abdest alıyor, demek ki artık yol alma vakti geldi diye düşünüyor, bekliyor ve bazen de sesli söylüyor;" ben gidiyorum artık." diye.

İnsan hayatı işte, baktığında bir kuşa, bir böceğe, dalından düşen yaprağa... Yaşam döngüsünü tamamlayan her şeye, her varlığa ve de insana. Demek ki yaş alınca, akıl biraz az bile idrak etse, o da diyor ki, "zamanım geldi, işim bitiyor artık, bunu ben yaşadım ama ben böyle olmak istemedim.

Bana ne oldu bilemedim, birden oldu, böyle kalakaldım." İnsan düşünüyor, "bu hareketler benden değil" deyiverince, "ya kimden" diyor "ya kimden?"

Nasılsın teyzem? Bugün nasıl hissediyorsun? Ağrın var mı?

-Eee oluyor tabi, ama ağrım olunca şöyle başımı kaldırıyorum ağrı gitsin diye, gidiyor.

-Sen ne yapıyordun ben geldiğimde, abdest mi alıyordun yoksa?

Biraz zor anlıyor bazen,  bakıcısı sözlerimi yineliyor ona.

-Evet, evet ama o benden değil ki, bana yaptırıyorlar, zaman geldi, gidiyorum... diyor.

Boğazımda bir düğüm oluşuyor, buruk bir tat veriyor ağzıma. Ah teyzem, doksanına gelmiş, kim bilir neler yaşamış, neler görmüşsün. Şu koca dünyada evlenmemiş, yakınların gidiverince de tek başına kalmışsın. Konuşmaya hasret, insana hasret, iki kelimenin belini bükmeye hasretsin... Yalnız kalınca insan kendi kendine de konuşur bazen ki yalnızlığını hissetmesin, sesiyle şenlensin diye. Seni görse çevresi kalabalık ama mutsuz insanlar, şükrü unutan insanlar. Gelip de ziyaret etseler, temiz bir odada bir bakım evinde de olsa insan yine de evini özler. Anlasalar, eziyet etmeden hır gür çıkarmadan yaşamın tadına varsalar. Kendi canından kendi kanından insanların olduğu evlerinde yaşamanın ayrıcalık olduğunu görüverseler. Görseler de uyum sağlayabilseler, gelinlerine kızlarına oğlanlarına söylenmeseler. Şükrün ince hazzını tadabilseler. Elbette ki gelinler, kızlar da erkek evlatlar da aynı şekilde, evlerinde ve ellerinde olanın kadir kıymetini bilip, gitmeden önce huzurlu yaşamanın zevkine erebilseler. Ne kavga olurdu ne de gürültü, öyle değil mi?

Dört mevsime benzetilir insan. Gülerken yaza benzer, sevinirken de ilkbaharı andırır. Soğurken kışa dönüverir kalbi, hayalleri yıkılırken de sonbahar misali her düşen sararmış yaprakla beraberdir insan gönlü... Gerçekten şehirler büyüdükçe küçülür mü yürekler, doğru mudur? İnsan olmanın verdiği insani özellikleri göz ardı ediyor muyuz? İçimizden olanları, bir yerlerde yaşayanları, kimi kimsesi olmayanları, bana bu hayat düştü diyenleri, bazen sadece sohbete ihtiyaç duyanları görebiliyor muyuz? Kalkıp bugün de onlara vaktimi ayırayım, bir kutu lokumla kahve eşliğinde hasbıhal edeyim diyebiliyor muyuz? Ne mutlu diyebilenlere, farkındalığı olanlara, incinen gönülden çıkanları duyabilenlere...

Gülseren teyzem de bekler, Hüseyin Amcam da. Çiğdem de bekler, Yusuf da... Beklerler, kırılmadan bir umut... Onlar bekleyenler, ne mutlu davete icabet edenlere, ne mutlu...

Bir insana değer vermek, özen göstermek, ona kıymetli olduğunu hissettirmek de  bir 'kültürdür.'

Bunun eğitimi yoktur, kitaplarda yazmaz.

Yolu insan olmaktan geçer...

Ne mutlu davete icabet edene...