Okyanus yürekli dostlara

Hatice Kösecik 25 Ekim 2018 Perşembe, 07:40

Vaktin birinde su kendine sırdaş arıyordu. Önce buluta verdi sırrını. Sır ağır geldi buluta. Sağanak sağanak döktü suyun bütün sırlarını. Sonra göle gitti su. Ona derdini anlattı, içini döktü. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için zaman zaman taşıyordu göl. Ve suyun sırrı iyice açığa çıkıyordu. Sonra nehire verdi sırrını su. Nehir ne mi yaptı? Aldı suyun sırrını, çekti gitti. Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze... Çağlayanlar, şelaleler, akarsular... Hepsi kayboluyordu bir anda. Sonra bir gün su, dereyi takip etti. Dere okyanusa kavuşunca, fark etti su; bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla taşındığını okyanusa. Karar verdi su, sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı su. Bütün sırlarını verdi okyanusa. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne de bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu...

Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı, suskundu. Çok uğraştım, konuşturamadım.

Tam da arkamı dönmüş giderken, "Dur!" dedi, durdum olduğum yerde.

"Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü; yakarlar canını, utandırırlar!" dedi.

Canı yanmıştı suyun hem de çok.

Okyanus yürekli zarif dostlar bulabilmek ince bir nokta şu zamanda. Hele de maddiyatın getirdiği yükle beraber, insanların yuvarlanırcasına koşturduğu şu koca dünyada. Unutup da, gölgesinde dinlenmek, bir nefes alacak kadar eğlenmek için durduğumuz şu süslü, fani sahnede...

" İnsan bir dostu satar da ondan değerli ne alabilir?"diyen bir düşünür görseydi şimdi bazımızın dostu satıp da aldıklarını, yüreği incinirdi öyle sanıyorum...

Beğler azdı yolundan,

Bilmez yoksul halinden.

Çıktı rahmet gölünden,

Nefs gölüne dalmıştır.

Diyen bizim Yunusumuz görseydi ya hali nice olurdu?

Gerçek dost bulursa insan yapışmalı eteğinden, bırakmamalı. Gözü kapalı canını emanet edebileceği bir yaren bulursa ne bahtiyardır o kişi. Servete sahiptir ki umalım kıymet bile. Arkadaşlık peki demekle kaimdir diyor bir büyüğümüz, öyle olduğunu düşünmek, insana güvenebileceğine inanarak yaşamak istiyor yaratılan. Varlığı incitmeyeni, sırtından vurmayanı, düştüğünde elinden tutanı hissetmek istiyor. Maddi kaygılar olmadan, çıkar ilişkisi içinde boğulmadan bir dostluk istiyor insan. Bilir ki dost denilen incitmez, kalbine mukabil kalbiyle cevap verir. Nefsi hastalıklara yenilmeden, koşulsuz sevmek olabilir mi acep desek? Ne dersiniz?

Siz aramadan arar mı çevrenizdeki insanlar. "Nerede kaldı, iyi midir, uzun zamandır görünmüyor ortalıkta, acaba bir sıkıntısı mı vardır" diye sorarlar mı? Hah işte o zaman bahtiyarlığa adım atmışsınız demektir. Yoksa hep sizin aramanızı mı bekler, "Aman canım o arasın bana ne, hep ben mi arayacağım." der de inat uğruna sormaz mı arkadaşını. Oysa bilse ne örnek,  ne övünülesi bir meziyettir, belli bir zaman geçirdiğin kişileri, hiçbir çıkarı olmadan sadece Mevlasının rızası için aramanın kıymetini. Hak katında makbul oluşunu, bir gönül yapmanın, bir insan sevindirmenin mükâfatını... İşin sırrını...

İnsanı incitmeyen, samimi,  nazik ve de naif, ince ruhlu dostlar ister gönül.

"Ne çok şey istersin be gönül, imkânsızı mı ararsın şu zamanda?"derim de;

"Yok" der "yok", "insan olanı ararım, çıkarsız, beni ben olduğum için sevecek olanı ararım. Mütevazı olanı sever ruhum, kendi olanı, samimi olanı. Kendini bileni..." Gönül işte bazen söz dinletemezsiniz, eğersiniz başınızı, akışa bırakırsınız kendinizi. Rabbinin emanet olarak verdiği nimetlerin büyüsüne kapılmadan, verilenin kıymetini bilenlerden olanı arzular gönlüm, kendini Kaf Dağı'nda göreni değil. Bilirim ki insan denilen varlık, çok muhteşem yaratılmış, hiç birinin diğerine üstünlüğü yok. Hepsi yer, içer ve de yediklerini bir şekilde bedeninden çıkarmak zorundadır. Yoksa yaşayamaz, ne komiktir ki şu kendini bilmezler de giderayak yoluna, bilenlerde. Ben oldum diyenler de gider, ne olacağım diyenlerde. Garibanların ve soyluların da, kralların da devlet adamlarının da ortak bir noktası var aslında. Hepsi de ne yerse yesin ne içerse içsin, ister balık yumurtası bulsun yesin ister kuş sütü içsin bardak bardak... Normal vatandaşın yediği tarhana çorbası da aynı şekilde öğütülür  balık yumurtası da. Düşünse insan, ya olmasaydı böylesi bir fonksiyonu ne yapardı. Ne kadar aciz olduğunu anlasa insan, yoldan çıkar mıydı acaba?

Bir insana değer vermek, özen göstermek, ona kıymetli olduğunu hissettirmek de bir 'kültürdür.'

Bunun eğitimi yoktur, yazmaz kitaplarda...

Bunun yolu "İNSAN" olmaktan geçer.

Okyanus gönülle bir olabilmek dileğiyle...