Hatice Kösecik 07 Şubat 2019 Perşembe, 07:03

Çekip çıkmıştı kapıyı, dursa elinden de dilinden de bir kaza çıkacak diye korkuyordu. Kendisini iyiliğe adamıştı oysa, ama artık tahammül edemiyordu. Neydi ki tahammül sınırını zorlayan? Kocasının ve annesinin sürekli aşağılayan sözleri mi zehir saçan  dilleri mi? Hangisi daha çok yakıyordu canını? Durdu bir ara düşündü, eli cebine gitti gayri ihtiyari. Sigarasını arıyordu, dert ortağını. İçini dökebildiği tek nesneyi.Arkadaşı  yoktu,  vardı ama öylesine. Kimse ona  neyin  var, nasılsın demezdi, çünkü dışarıdan sorunsuz bir hayatı varmış gibi görünüyordu. Hiç belli etmezdi, sadece dinlerdi, sorun çözer, kendi sıkıntısını bastırırdı. Hep iyi bir dinleyici olmuştu, psikoloji okumuş, üzerine  master yapmıştı.

İnsandı  en büyük ilgi alanı. Sahi neydi insanı insan yapan? Kimdi ki insan? Neden birbirinin kuyusunu kazmaya meraklıydı bu kadar. Neyi paylaşmak zordu insan için. Eşler için, dostlar için. Geçenlerde sevgili muhabbet kuşunun eşi ölmüştü, erkek olanı. Parlak yeşil tüylü çok güzel bir erkek kuştu. Dişi olan bir an bile başından ayrılmamıştı.Almıştı eline minik cansız bedeni, kafesten dışarı koymuştu önce, yerde öylece yatan boncuk sanki dün 'cici kuş'  diye bağıran değilmiş gibi serilivermişti sehpanın üzerine. Cansız bedeninin yanına konmuştu hemen dişi  kuş. Ağzıyla ittirmiş, çırpınmış, konuşmuş, 'hadi kalkartık'  demişti kendi diliyle adeta. Ama nafile, almak için elini uzattığında çıldırmıştı limoncuk. Yırtınmıştı, ayrılmak istememiş, almasına izin vermemişti eşini.  O da dayanamayıp beklemişti birkaç saat daha. Beklemiş ve görmüştü, kuşun o ibretlik halini, yemek bile yemediğini. Demek ki kuş akıllı dememek gerekirdi, çünkü sadıktı kuşlar eşlerine. Birisi ölünce bekliyordu başını diğeri. Ve bazıları da kendisi ölünceye dek yemek de yemiyordu. Ne güzel örnekti eşleriyle kavga edip geçinemeyenlere. Ahh kuş olmak vardı şu dünyada. Kuş gibi de özgür olmak vardı...

Derin bir nefes çekti sigarasından, ağzının içi zehir doldu bir anda. İçmeseydi iyiydi şu mereti ama nerdeydi o güç onda ki, içerse unutulur sanıyordu, içerse derdine derman olurdu belki zehir. Son çırpınış, son çabaydı onunki. Genç kızken sürekli eleştirmişti annesi,  şimdi de eşi. Yetmezmiş gibi kayınvalide de katılmıştı kervana. Kelimeler canını yakıyordu artık, ne kadar sustuysa o kadar yaralanmıştı. Oysa içinden cevap veresi geliyor, 'durun artık, susun, mola verin, ben de insanım.' diye  sessiz feryat ediyordu...

İkinci nefes, ikinci zehir girdi ciğerlerine. Altı yaşındaki oğlunun ağlamaklı yüzü geldi gözünün önüne. "Gitme anne, bırakma beni, ya da beni de götür." Ahh, böylesi bir evde yaşamak mıdaha iyi çocuk için yoksa anne babanın ayrı yaşaması mı? İşte yine kafasını  kurcalayan soru, hadi ver cevabı, sana gelip danışanlara akıl veriyorsun ya,  hadi kendine de yardım et de göreyim seni. Sürekli sorduğu sorular, sesler, konuşmalar, 'annesinin beceriksizsin sen, senden hiçbir şey olmaz' demeleri, eşinin 'senin gibi pısırık kadınlar kanser eder adamı, azıcık halden anla, becerikli ol, annem gibi yemek yap, evi pislik götürüyor, kendine özen göster, mahkeme duvarı gibi yüzün.' Söylemleri Eda'yı esir almıştı işte...

Üçüncü nefes, hep kendinden yardım isteyenlere ettiği tavsiyeyle girdi içine, aydınlandı yüzü, zehirle karışık hava iyi geldi sanki, sakinledi biraz. Tek kötü alışkanlığıydı o, ama kaybettiği seratonini salgılatıyor, kısa bir an da olsa rahatladığını sanıyordu. Oysa zehirdi içtiği biliyordu, tıpkı  zehirli kelimeler gibi. Ya buna katlanacak, ya da alıp çocuğunu gidecekti. Zordu karar, zordu, hem de çok zor.

Araştırmalara göre, evlilikten duyulan tatmin hissi insanların ruh sağlığı üzerinde koruyucu etki gösteriyordu. İyi ilişkiler sadece vücudu değil beyni de korurdu.  Seksen yaşlarında bazı çiftler her gün tartışabiliyor, ancak hayat zorlaştığında birbirlerine güvenebileceklerini bildikleri için bu tartışmalar hafızalarında yer etmiyordu. Yalnızlık öldürücü, onun olumsuz etkisi sigara kadar kötüydü.

Baktı ki bitmiş hem içip hem söylendiği, dumanlar içindeydi aklı  ve ciğeri de. Gözünün önünde oğlunun mahzun hali, ayakları  geri geri gitse de, bir ümit daha diyerek eve doğru yönelen bedeni. Bir damla huzuru arayışı,  onaylayan eş, anne ve kayınvalide hayali, belki bu sefer anlarlar umudu, umuda yolculuğuydu Eda'nın evden kaçışı ve geri dönüşü. Tıpkı bir sürü hem cinsi gibi, tıpkı yardım etmeye çalıştığı kadınlar gibi, tıpkı anlaşılmayı bekleyen tüm psikolojik şiddete maruz kalanlar gibi...