İnsanca yaşamaktır sevgi

Hatice Kösecik 12 Kasım 2018 Pazartesi, 08:16

Doktor hanım eşimin sonuçları ne zaman çıkar?

Tıp fakültesini bitirmeye ramak kalmış, zor bir nöbet sonrası fizik tedavi polikliniğindeydim bu sesi duyduğumda. Soruyu soranın kim olduğunu anlamamıştım önce, nöbet ertesi olduğumdan mı yoksa soran kişiyi ilk bakışta göremediğimden mi. Ayağa kalkıp sesin geldiği tarafa doğru yöneldim. Odanın girişinde, kapının dininde karşılaştım onunla. Ellerine giydiği ayakkabılara dayanarak biraz yukarı kaldırmaya gayret ediyordu kendisini ki onu fark edeyim. Ellili yaşlarda, şakaklarına kır düşmüş, eski gri şapkası, mütebessim ifadesiyle yerden bana bakıyordu muhatabım. Uykusuzluktan kapanmaya direnen gözlerim yanıltıyor sandım önce, gözlerimi ovuşturup yeniden baktım adama. Belinden aşağısı tutmadığını anladığım bu kişinin, ayrıca dizden aşağısı da yoktu. Tam da oturabiliyor mu acaba diye bakarken, yorulmuş olacak ki, bir gayret oturdu, olmayan organlarıyla beraber bacaklarını altına aldı. Ve gülümseyerek yeniden sordu.

"Sabah geldiğimizde siz yoktunuz, arkadaşınız muayene edip, kanımızı aldı. Yani eşimin kanını, sonuçları ve de durumunu merak ettim."

Eşiniz nerede, nesi vardı dedim, ilgiyle. Acaba eşinin nasıl bir engeli var diye de düşündüm bir yandan da.  Öyle ya, böylesi sakat bir adama, yine engeli olan bir eş düşünmüştüm sanki, acemilik işte... Tecrübesizlik belki de.

Karısının dışarıda koltukta oturduğunu, aslında bel fıtığından dolayı da yürüyemediğini söyledi. "O benim tutan ayağım, elim kolum, her şeyim. Ne olur iyi edin onu" dedi. Baktım ki ağlamaklı oldu, gözyaşları hücum etti sanki. Sesi boğuklaştı, durdu bir müddet, daldı uzaklara gözleri...

Adının Mehmet olduğunu öğrendim. Çocukluk aşkıymış onların ki, herkes bilirmiş sevdalarını, çok da mutlularmış, aileler de olumlu. Ta ki o elim kaza olana dek, Mehmet abi traktör kullanırken kaza yapmış, bir ay hastanede kendini bilmeden yatmış. Uyandığında iki dizinden aşağısı yokmuş işte. Gerisi malum hikaye, kızın annesi babası vermeyiz demişler ama bizimkiler her şeyi göze alıp kaçmışlar, köy yerinde ortalık durulunca geri gelmişler. İki çocuk, ev işi, tarla işi hepsi Gül Hatun'un üstünde. "Ee büyük sevda, büyük imtihandı bizimki" diyor, Mehmet abi, ağlamaklı.  "Çok sıkıntı çektik, çocuklar büyüdü derken, eşimin hastalığı yıktı bizi. Hareket kısıtlılığım olduğu için fazla iş yapamıyorum, elimden geldiği kadar, düşünün belden aşağı sakat biri köy yerinde ne işe yarar ki? Ama sevdiğim, hem beni omuzladı hem de dünyayı. Bir kere bile, söylendiğini şikayet ettiğini duymadım. Allah onu bana bağışlasın, ne yaparım ben?"

İnsan işte, imtihan... Kiminin ki biraz daha kolay gibi görünse de kendi ruhuna, kaldırabileceğine göredir. Kiminin ki ise kızgın demir üzerinde yürümek misali...

Yine de kaldırabileceği yükten fazlasını vermez Rabbi kuluna. Merhametlidir, sever kulunu, en çok O sever. Kapıların yüzlere kapandığı zamanda, tekrar tekrar çalsan da hiç usanmaz senden, her daim açıktır kapı. Sen yeter ki niyet et, gir içeri...

Zaman da seyahat misali benim ki işte. Şimdiyi düşünüyorum da, insan yine insan, kadın da erkek de aynı. Değişen zaman mı, mekan mı? Yoksa değerler mi? Ne dersiniz bilemem ama gelen hastalarımdan, çevremden, hastaneden biliyorum ki, elindekinin kıymetini bilemiyor insan. Sevdiğini gözden uzak düşünce, belki de sonsuzluk alemine yolcu edince anlıyor. Geç kalıyor, 'sevdim' demekten de 'anlıyorum seni'  demekten de. Yitik sevda, yitik duygular, hüzünler kemiriyor belki de beynini. Uğurladıklarını yüreciğinin en nadide köşesinde ağırlıyor, vakit tamam olunca yine bir olabilmek ümidiyle yaşıyor. Ama beraberken kırıyor işte insan, değer bilemiyor, özen göstermiyor, zaten benim yanımda hissiyle hiç oralı da olamıyor. Heyhat! Geçti bak, yaşanılası anlar da zor zamanlar da, hiç geçmez bu günler dediğimiz anlar da. Geçti gitti işte...

Ne mi oldu Gül Hatun'a? İyi oldu, şifa buldu, bel fıtığı vardı evet hem de oldukça kötü. Hem de çok ağrılı, yılların biriktirdiği sanki belinde toplanmıştı. Sanki kamburu belindeydi onun. Ama hiç şikayeti yoktu, " iyiyim" dedi, " İyi olmalıyım, benden başkası yok Mehmetimin. Çok sevdim, neyini sevdin desen bana, gönlünü derim sana kızım. Çok sevdim hem de, işte onun için de iyi olurum ben, yine taşırım sırtımda onu, çocuklar şehirde, kendi alemlerinde. İkimiz bir başız biz, şimdiye dek Allah'ım kimseye muhtaç etmedi bizi çok şükür, yine etmez bilirim ben."

Dedi ve gerçekten de şifa buldu, giderken hastaneden ardından bakakaldım bende.  Yerde eline ayakkabı takmış olan Mehmet, onun yanında sanki yürüdüğü için, sevdiği yerde elinde ayakkabıyla giderken, vicdan azabı duyarcasına, hafif sola eğik yürüyen Gül Hatun. İroniydi bu yaşadıkları ama gündüz kadar gerçekti. Güle güle gidin dedim onlara, yürekten, söyleyemediklerimi de yutkunarak. Düğümlenen boğazım mıydı o an bilemiyorum ama gözümdeki bir damla yaşı hala hatırlıyorum. Yolunuz açık olsun sevdalı yürekler, sevginiz daim olsun. Her şeyi varken şımarıklık edenlere, geçinemeyenlere mesel olsun sevginiz...

Sevdim, yandım diyip de evlenip, ufacık bir dalgada alabora olan kayıklar gibi, dağılan yuvalara örnek olsun sevginiz...

Para için, koltuk için, makam mevki için, lüks içinde yaşarken daha da fazlası için, " beni bırakıp bir olmak için" girdikleri yolda eşini bırakanlar için, kadın olsun erkek olsun örnek teşkil etsin sevginiz...

'Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk sanır' diyen Gazali ne anlatmak ister bize?

Sevgi insan olmaktır, oysa bizler kovduk sevgiyi hayatımızdan. Yerine belki parayı belki de üstün olmayı koyduk. Üstün olmak için yaşarken bir başkasının aşağı olmasına çalışıyor muyuz acaba?

Düşünüyorum da, sevgin olmadıktan sonra,  paran da olsa üstün de olsan insanoğlu, aslında hiçbir şeyin yok...

Selam olsun sevenlere, selam olsun yaşama hakkını kabul edip değer verenlere,

Selam olsun Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevenlere...