Hayata öfkem

Hatice Kösecik 22 Ağustos 2019 Perşembe, 07:30

Yaşı doksanı bulmuştu, ayakları ağrıyor, zaman zaman kalbi sıkışıyor, yürümekte zorlanıyordu. Emekliydi, emekli ilkokul öğretmeni Mürvet hanımdı o. Tam kırk beş yıl hem evde hem de okulda çalışmıştı. Düzeni çok seven, tertipli, temiz, entelektüel, sevecen bir öğretmendi. Aynı zamanda da çok iyi bir anne, fedakar bir eşti. Ama ona göre bunlar geride kalmıştı artık. Acımasızca hızla geçen yıllar önce hafif hafif ağrılar eklemişti sırtına, sonra da zor yürür olmuştu işte. Yılları hesaplamaya ne eli varıyordu ne de dili. Zehir gibi dimağı, yapılması gereken işleri gören gözü ve de ona ayak uyduramayan vücudu, yorgun bedeni. Yaşlılık denen şey buydu demek ki, insanı canından bezdiren. Kendini çekemez eden. Baş aşağı yılları tersine döndüren şey, yaşlılıktı. Oysa Mürvet annesiydi o okulunun, herkesin akıl danıştığı, aydın insan. Ahh neredeydi o günler... 'Geldi geçti ömrüm benim' onun şarkısıydı şu aralar. Gönlü söylüyordu ezik ezik.

Ne zamandır böyleydi? İlk emekli olduğumda mı diye düşündü. İşe yaramaz, kenara atılmış hissetmişti de kimseye göstermeden bağıra bağıra ağlamıştı. Önceleri hep susmuş son yıllarda öfkesini kusar olmuştu. Çevresindeki herkes, en çok da ailesi fark ediyordu değişimi. Bir şeyler yerinden oynamıştı sanki. Yıllarca susan, idare eden zehir öğretmen, müşfik eş gitmiş yerine her şeye söylenen, eleştiren, kızan, yerli yersiz bağıran bir insan gelmişti. İdare ederken idarelik olmuştu sanki. Birikim demişti gittiği psikiyatrist. Pek de inanası gelmemişti, aklına yatmamıştı ama ne yapsın. Kızları da kendinden geri kalmazdı inatçılıkta, zorla götürmüşlerdi doktora. Doktor sevmişti onu, teyzem demişti, gülümsemiş, yanaklarını okşamıştı da 'cıvık şey' demişti içinden, 'nasıl da gülüyor, sanki inadıma inadıma. Sinir oluyorum gülenlere, hayattan zevk alanlara, yaşama sevinci olanlara.' diye içinden söylenmişti Mürvet öğretmen.

Siniri biraz yatışınca düşünüyor, vicdan azabı çekiyordu aslında. İleri geri sözler sarf ediyor, bağırıp çağırıyordu Kemal dedeye. Ne demişti sahi geçen gün? Karıştırıcı demişti, cızırtı demişti, taklidini yapmıştı. İncitmişti yine her seferinde olduğu gibi. Yılların suskunluğunun öcünü mü alıyordu. Yoksa Kemal'in yürüyen ayaklarını mı kıskanıyordu? Kendisini tanıyamaz olmuştu. Kocaman insan kavgaya bahane arıyordu. Evde sürekli bir tartışma ortamı vardı ki bu da hayra alamet değildi. Belli ki dedi, kendime yaşlanmayı yakıştıramadım. Aklım erip de iş yapamadığım için sağlam olanlara da hayata gülerek bakanlara da gıcık oluyorum. Toparlamalısın Mürvet, bu dönemi de en güzel şekilde geçirebilmeyi başarmalısın. Kemal de kaçar olmuştu yanından yöresinden. Eskiden ne güzel karşılıklı oturup iki lafın belini kırarlar, meşhur çay saatlerini büyük bir hazla yaşarlardı. Buz mavisi gözleri dolmuştu yine. Uzaklara dalan gözleri, göğün maviliğiyle uyum içindeydi. Daldı gitti sallanan sandalyesinde. Kalbinin ritmi ayak uydurmuştu sandalyenin ahenkli gıcırtısına. Yaşam işte dedi, annesinden kendine kalan yadigardı bu sandalye. O da aynen böyle oturur ufka dalardı. Saatlerce olduğu yerde kalır, kah düşünür kah ağlardı.

Diline son günlerde takılmıştı Orhan velinin sözleri;

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

Nasıl korku verir sessizlik insana

İnsan nasıl konuşur kendisiyle

Nasıl koşar aynalara...

İnsan gençken, çevresinde bir sürü arkadaşı varken bilmiyordu yalnızlığı, sessizliği. Nasıl da geçmişti bir çırpıda koca seksen küsür yıl. Daha dündü sanki akademi yılları, ilk gençlik heyecanı. Oysa şimdi yalnız kalmaktan öylesine korkuyordu ki, kendisiyle konuşur olmuştu bir süredir. Eşi de içine kapanmıştı son zamanlarda, tek oğullarının bindiği uçağın düştüğü haberini aldığı günden beri. Susmuştu, sakin ve çoğu zaman ağlamaklı yüz ifadesiyle sinirine dokunuyordu onun. Adam ne yaparsa beğenmiyordu. Aslında yaşamak da kendini çekmek de istemiyordu artık. Ama öyle hemencecik gelmiyordu gençlere gelen. Beklemek de zordu, insan hem heyecanlanıyor hem de ürperiyordu. Vaktinin yaklaştığını hissetmek de onu böylesi hırçın yapmıştı işte. Nasıl gelirdi ki yolcuyu almaya gelen, güzel miydi sureti? Korkuyor muydu? Kendini yokladı şöyle bir. Evet, korkuyordu, dönüp bakınca geçen yıllara kötü bir yaşam sürmemişti, kimseye de kötülük yapmamıştı. Ama yine de bu delice bir şeydi, kendinden önce yolladığı oğlunu düşündü. O ne haldeydi, ne yapardı? Yaşam hiç bu denli zor olmamıştı ona. Demek elden ayaktan düşmek, giderek güç kaybetmek insanı sinirli yapıyordu.  Kollarının kalkmadığını, gücünün yetmediğini görmek, kafasındaki boşluğun giderek büyümesine sebep oluyordu sanki. Aklına eşi düştü birden, ya o olmasaydı, çok da bağırmıştı ona bu gece. Hem pişman oluyor hem de azarlıyordu Kemal'ini. Affedersin beni umarım canım dedi sessizce, benim de gitme vaktim geldi. Biliyorum, dün gece rüyamda annemi gördüm. "Az kaldı, seni bekliyorum, sabret" dedi. Biliyorum Kemal, kızacaksın bana ama benden önce gitmene dayanamaz bu yürek. Ailece oturup çay sohbeti yaptıkları keyifli anlarda içi hep bir cız ederdi onun, ederdi de hep dua okurdu sessizce. İki kızının, oğlunun eşinin yüzüne tek tek bakar, "Allah'ım onların acısını bana gösterme dayanamam" derdi. Sevgili oğlunu yitirdiğinde de bu dua aklındaydı ama oğlunun acısı yıkmıştı onu. Biliyordu sıra kendindeydi, duası vardı. Rabbi yüz üstü bırakmazdı, her akşam tıpkı anneciği gibi bu sandalyede oturup bekler olmuştu. Güneş batmaya yüz tutmuş, gök tatlı kızıllığa bürünmüştü. Oğlu, annesi el sallıyor gibi geldi kendisine. Ağlarken gülümsemek de böyleydi işte, gözünde bir damla yaş, dudaklarında manidar gülümseme. "Bekle" dedi oğluna, "az kaldı" dedi annesine, "az kaldı..."