Hayat reçete edilmez

Hatice Kösecik 15 Ağustos 2019 Perşembe, 08:21

Her insan hayatı bizzat yaşayarak öğrenir. Hayat reçete edilmez, nasıl yaşanılır diye öğretilemez. Hatalar da yapılır doğrular da. Ve insan kendi hatalarından da öğrenir hayatı başkasının yaptığı hatalardan da. Zira tüm hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşayamaz.

Yepyeni ümitlerle girilen bir kurban bayramını da geçirdik. Her sayılı gün gibi geldi ve gitti. Güzel niyetlerle amacına uygun ibadetler yapıldı, kurbanlar kesildi. Dargınlar üç günden fazla durulmaz diye belki de barıştı, belki de uzaktan uzağa baktı.  Kendine yediremedi, barışmadı, "Önce o gelsin" dendi. Her ne olursa olsun zamanı durdurmak mümkün değildi. Geçti işte, umarım ki güzel anılar depoladı insanlar zihinlerine. Zira bir dahaki bayrama kimin varıp varmayacağı belli değildi, genç olsun geçkin olsun. İnsan her yerde insandı ama. Yapar, yaşar, yaşatır, ikram eder, ama unutur da. Bu bayramı kutlarken bir yerlerde yine acılar vardı. Vakti gelip de demir alanlar, kaza yapanlar, hastanelerde yatanlar, depremler, selde hayatını kaybedenler. Neydi ki bu yaşanılanlar? Niye bir yandan yeni bir can merhaba derken hayata, ötelerden birisi giriyordu kara toprağın naif kucağına...

 İşte hayat da buydu, yaşanılan, ama reçete edilemeyen. Her ferdin kendine ait bir yaşam alanı olan. Ama küçük ama devasa. Ya köprü altında ya da sarayda. Hepsinin de tek bir ortak noktası vardı ama. Girecekleri iki metrelik toprak...

Ya neyi paylaşamaz ki o zaman bu insan denilen varlık? Toprağın altına elbette varacağını bile bile nedir ki bu şımarıklık? İnsan olduğu için mi? En üstün yaratılan olduğunu bildiği için mi? Rabbinin ona eziyet etmeyeceğini bildiği için mi?  Yoksa çok çok verildiği ve çokça şımardığı için mi? Bu kadar varlığın içinde, bu denli rahatın içinde, şükredecek o kadar çok şeyimiz varken daha hala niye gülmez ki yüzlerimiz?

Çok eskiden, masum bir yavru ile ıssız çölde yapayalnız bırakılan bir anne. Hacer annemiz. İsmailini basıp da bağrına seslendi kocasına: "Ey İbrahim bunu senin Rabbin mi istedi?"

Ses yok, Hazreti İbrahim idi o. Çok merhametli, çok yufka yürekli. O bir babaydı ve hem de yıllar yılı bekleyişin ardından kavuştuğu yavrusuydu geride bıraktığı. Issız çöllere koyup ardına dahi bakamadan gittiği. İşte o anda Hacer annemiz de kendisi yaşayacaktı hayatını, yaşlı mahzun gözlerle bir kere daha seslendi. "Rabbimin emriyse bu, bizi burada asla perişan etmez, git ey İbrahim!"

O tek bir kadın, yeni anne olmuş, onun da hevesleri, umutları vardı elbette. O da etiyle kanıyla insan. Ama bu nasıl bir teslimiyet ki, yapayalnız çöllerde kaldı. Kabul etti, yaşadı kendine biçilen rolü. Elinden geleni yaptı, susuz kaldığı anda bebeği, çırpındı, koştu koştu koştu. Onun ki nasıl bir teslimiyetti ya Rab? Ve bu teslimiyetten Zemzem suyu varoluş hikayesi başlayacaktı. Müthiş...

Onlar yaşadılar, teslim oldular, en sevdiklerini kurban ettiler. Yakınlaştılar. Kurban yakınlık demekti, en sevdiğini verebilmekti. Verdiler de, Rab de kabul etti, bir adıma on adım yaklaşırım dedi.

İşte bu bayramdı o zamanlardan emanet insanlığa. En sevdiğini, en seni meşgul edeni kurban edebilmek. Para, pul, mal, mülk, çoluk çocuk, ev, araba, uyku, gözümüzü döndüren herşeyi.

Velhasıl geçmişte yaşanılanlardan örnek alabilmek, bir saat düşünmek, reçete edilemeyen hayatı ibret alarak öğrenmek de iyi gelebilir şikayet eden insana. Sadece düşünmek, sadece görebilmek...

Sevinciyle hüznü ile tatlı telaşıyla bir bayramı daha geride bırakırken, hayatımızın her daim bayram tadında geçmesini temenni ediyorum.