Dönülmez akşamın ufkundayız...

Hatice Kösecik 28 Şubat 2019 Perşembe, 07:01

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!..

Hastane kapısındaydı. Bir gece vakti. Ortamın buğulu havasından biraz uzaklaşabilmek niyetiyle girdi yandaki küçük çay ocağına. İrkildi birden. Devam ediyordu nefis sesiyle Zeki Müren.

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle...

Ne muhteşem dizelerdi bunlar, her daim sevdiği, son zamanlarda diline doladığı. Ünlü şair Yahya Kemal'in bu güzel şiirini, ne de güzel bestelemişti Münir Nurettin Selçuk. Derinlere daldı gözleri...

Tam da onu anlatıyordu işte. Vaktin geldiğini bildiren bu hastane ziyaretleri sıklaşmıştı. Herkesten, kendinden bile sakladığı hastalığı ilerlemişti. Nasıl da yemin etmişti bu mesleğine ilk adımını atarken, ne de heyecanlıydı. İlk hedefi, 'önce zarar verme' ilkesiydi. İlk muayene ettiği oyuncak bebeği geldi gözünün önüne, her yerini sarıp sarmaladığı Ayşe bebek. Bir fark vardı yalnız. O, Ayşe bebeği her seferinde ölümden kurtaran kahraman doktordu, başına ne gelirse gelsin. Ya şimdi?

Kim kendini ölümün soğuk nefesinden alacaktı ki? Ahhh! Kainatın sahibi elbette, tek mutlak güç, imtihan sahibi... Vakit yaklaştıkça heyecanlanıyor mu korkuyor mu bilemiyordu. Tek istediği, anne babasına, iki kızına, eşine, abi ve ablasına veda ederken ağlamadan güçlü durabilmeyi başarmaktı.

Oturdu bir masaya, küçük minik kırmızı kareli örtüsü vardı masanın. Hemen çay getirdi gençten bir çocuk. Yıllar öncesine gitti aklı, o ilk gençlik yıllarına. Annesinin de böyle bir masa örtüsü vardı. Mis gibi anne çayının tomurcuklu rayihası sardı dört bir yanını...

Liseye giderken ne huzurlu bir çocuktu. Tek hedefi doktor olmaktı, o yolda hastalarına yardım edebilmekti. Hedefine ulaşmıştı,  tam on yıldır sevilen bir doktor olarak da görev yapıyordu. Taaa ki şu kulak asmadığı şiddetli karın ağrılarının arkasındaki gerçeği öğrenene kadar. Karaciğer kanseri, hem de en hızlısından demişti doktor, üç ay yaşar ya da yaşayamazsın, veda et sevdiklerine...

Ahhh dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Nasıl da bu kadar ahenkli yazmıştı ki şair? Nasıl hissetmişti de kaleme almıştı ölümün bu nazik davetini. Kırkına yeni girmişken aldığı davetiye bütün hayatını etkilemişti. İşini ne çok önemsediğini, çocuklarına ve eşine ne az zaman ayırdığını ancak o zaman anlamıştı. Meğer gözü hiç görmemişti  ailesini. Büyük bir hırsla, hep yükselmek adına ihmal ettiği yavrularına nasıl da veda edecekti. Özür dilemişti onlardan, sarılıp koklarken. Af dilemişti eşinden, göremediği için. Dengeyi sağlayamadığı için. Kendini çok kaptırdığı, onu dinlemediği için. Ve daha birçok şey için. Hep "mükemmel olamazsın, mükemmellik Yaratıcıya mahsustur, biz ise insanız, hata da yaparız, yoruluruz da, bazen şaşırırız da, her şeyi bilmemiz mümkün değil." Diyen eşini duyamadığı için...

Nasıl geçersen geç, bu son fasıldır ey ömrüm!..

Bu gece bir karar vermişti artık. Ömrünün son faslını, ailesiyle geçirecekti. Bilerek gitmek, zamanı az buçuk tahmin etmek de çok ağır gelmişti ona. İnsan az bilince daha mı rahat oluyordu acaba? Ağlamamalılarını tembih edecekti yavrularına. Bilirdi insan ruhunun yarası dikiş tutmazdı, ama kabuk bağlardı ya. Hayatın devam edeceğini, kendilerinin annelerinin yolculuğundan sonra birden büyüyeceklerini söyleyecekti dokuz ve on yaşındaki kızlarına. Ama diyecekti ki onlara, mükemmel olmaya kalkmayın, yanlış yapın fakat korkmayın, ders alın yanlışınızdan. Kendinize eziyet etmeyin, mükemmellik insana mahsus değildir. Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. Bilen sadece ve sadece bizi Yaratandır. Koşulsuz sevin, insanı sevin, Yunus Emre misali sevin.  Has insan olmanın yolunu bulmaya çalışın, empati kurun, sevdiğinize, kendinize zaman ayırın. Öyle olsun ki güncel kargaşaların arasında dağların huzurlu sakinliğini yaşayın. Kendine değer veren tüm yaratılanı da önemser, unutmayın...

Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır diyerek kalktı masadan, zihni berraktı, canlılık gelmişti bedenine.  Yahya Kemal'in bir kelime için yıllarca beklettiği şiirini düşündü. Gülümsedi. Sözlerin tesiriydi onu gülümseten. Henüz vardı zamanı. Minnet duydu, kendine ufuk açan üstada. Biliyordu artık, vakit kaybetmemeliydi, dönülmez akşamın ufkuna varmadan önce sevdiğini söylemeliydi...