Dar hane çorbası

Hatice Kösecik 29 Ekim 2018 Pazartesi, 07:30

Küçük mutluluklar vardır ya hani, burnunuzun direğini sızlatan. Bazı insanların bedeline milyarlar da verse, yaşayamayacağı türden... Çocukluğunuz, belki de en özelinden ailenizin dizinin dibinde geçirdiğiniz o müstesna anlar... Belki de bazılarının hiç elde edememiş olduğu yaşantılar, maddi imkanın alamayacağı nadide anılardır onlar...

Telaşlı bir koşturmaca var etrafta, hava çok çok soğuk. Ayaz, elleriniz buz kesti, ayaklarınız hissetmiyor artık. Bir an önce sıcacık evinize gidip şöyle uzanıvermek istiyorsunuz, üşüyen ellerinizi cebinize sokmuş ısıtmaya çalışıyorsunuz. Klasik bir iş çıkış vakti. Vakit akşam... Karnınız da öyle acıkmış ki, soğukta sokakta kalmış bir ev kedisine benzetiyorsunuz halinizi. Buruk bir tebessüm dudaklarda, hele azıcık daha sabret der gibi. İşte tam da o an, üstünde dumanı tüten, miss gibi bir çorba ikram edildiğini düşünün size. Hem de ev yapımı tarhana çorbası olsun bu ikram. O vakit nasıl da makbul olurdu değil mi?  Üşüyen bedene şifadır çünkü tarhana çorbası, hem de antioksidan, hem de bağışıklık sistemini güçlendiren bir iksir gibi. Dünyanın ilk hazır çorbası olarak biliniyor tarhana. Asırlar öncesi göçebe atalarımızın en sevdiği yiyeceklerdendir. Selçuklu ve Osmanlı döneminde de orduların beslenmesinde önemli bir ihtiyacı karşılamış olan tarhana çorbası aslen dar hane çorbasıymış.

Şöyle anlatılır;

Vaktin birinde padişah, -ki Yavuz Sultan Selim olduğu rivayet edilir.- ramazan ayında tebdili kıyafet geziyormuş veziri ile beraber. Amacı halkının durumunu görmek, hallerini anlayabilmek..." Top hangi evde patlarsa o evde misafir olalım." demişler. Ve kapısından anlaşıldığı üzere fakir bir evin kapısını çalmışlar. Bir ihtiyarcık açmış kapıyı, içeride de eşi varmış. Sofrada da sadece dumanı üstünde bir çorba ve kara ekmek. Bir de tuz. Tuzla açmışlar oruçlarını, çorbayla devam etmişler elbette ki. Evin hanımı sıkkın, üzüntülü. Misafire sadece çorba ikram edebildiği için. Başkaca bir yemekleri olamadığı için... Oysa içtiği çorbanın tadını pek bir beğenir padişah, o anki ruh halinden mi, orucun verdiği kalp rikkatinden mi yoksa yüce gönüllüğünden midir bilinmez. Ne çorbası olduğunu sorar.  Çorbayı yapan köylü kadın;" dar hane çorbasıdır padişahım, kusura kalmayın, başkaca bir şeyimiz yoktur. Buyurun için, afiyet olsun." der.

İşte tarhana çorbasının öyküsüdür bu, dar hane adı verilen, dar hanenin çorbası olan, içi çok zengin, adı fakirce olan çorbanın hikayesidir bu. İçinin muhtevası karşısında adının 'dar evin çorbası olması' ironidir aslında. Darda olan evdir tarhananın piştiği, ama severek pişirildiği. Bir tutam sevgi ekleyerek hazırlandığı. Gel zaman git zaman adı olmuş tarhana bizim çorbanın, bazı yörelerde de 'tarana' denmiş ona. Ve severek içilmiş yıllarca, meydan okumuş asra. Değerinden kaybetmemiş hiç, tersine şifalı olduğu anlaşılmış zamanla. Ne de olsa bizim kültürümüz, sevda kokar, toprak kokar, vefa kokar...

Ne denirse ne söylense söylensin,  o bizim severek içtiğimiz şifa kaynağımız, özellikle de kış gecelerinin vazgeçilmezi. Bir de özenle sevgiyle yapıldı mı tadından, kokusundan, görüntüsünden bile şifalanır insan. Derde devadır yani bizim dar hane çorbamız. Tencere dibinde birkaç diş sarımsağı öncelikle zeytinyağında çevirip de öyle hazırlansa lezzet üstü lezzet elde edilir, hanımlarımız en alasını bilir, anlatmaya haya eder insan. Her evin kendine özgü bir havası, yemek kültürü vardır bilirsiniz. Ve bir de damak tadı.  Kullandığı baharat siner evin içine. Eğer ki mutlu insanların eviyse, bir de huzur sarmıştır dört bir yanı, hayatın anlamı kavranılmıştır o evde. Zarafet damlar paçalarından, havasından suyundan... Öyle derler ya, yemeği pişirenin elinin lezzeti de katılırmış o yemeğin içine. Elin lezzeti demek, kişinin severek yaptığının bir göstergesi olsa gerek. Sevgiyle özenle hazırlanmış her yemek şifa olur tadana, o yemekle karnını doyurana. Öyleyse iliklerine kadar şifa bulur o yemeği yiyen... Ya öfkeli ise yapan kişi, istemeyerek zoraki de yapıyorsa yemeğini, en kaliteli malzemeyi de kullansa yavan olur o yemek ve de zehir zemberek olur yiyene... Maazallah, öyle bir aş yemektense aç kalmayı tercih eder insan. İşte yediklerimize ve de nasıl bir ruh haliyle yapıldığına dikkat etmemize bir gerekçe daha...

Yemeği yapanın ruh hali de sirayet edermiş o yemeğe. Dingin bir ruh haliyle yapılmış, huzurla,  bir tutam sevgi ekleyerek pişirilmiş, dumanı üstünde çorbalarımız şifa olsun hepimize, özellikle de tarhana çorbamız...

İnsan ne yerse odur, gerçeğini beynimizin bir köşesinde barındırıp, sağlıklı, temiz ve de helal olanını bedenimize sunabilmek dileğiyle...

Hayat en güzel hediyedir, bilene...