Ben ve obsesyonum

Hatice Kösecik 24 Ocak 2019 Perşembe, 07:03

İçeri ürkek adımlarla girdi, gözleri yerdeydi, geldiğine pişman olmuş da zorla getirilmiş başka çaresi yokmuş gibiydi. Konuşmasını bekledim, tabi önce "hoş geldiniz" diyerek. Ellerini kenetlemiş, sürekli parmaklarıyla oynar vaziyetteyken zoraki bir "teşekkür ederim." Kelimesi döküldü ağzından.

Yanında annesi vardı, altmışlarında. Kendi de otuzlu yaşlarında olan bir edebiyat öğretmeni düşünün, annesinin yanında konuşmaktan çekinen, sanki suç işlemiş çocuk edasında, hamuş...

Anneden telefonda aldığımız bilgiye göre, obsesif kompulsif bozukluğu vardı Selim Öğretmenin. Yıllarca tedavi olmaya çalışmış, sürekli bir yerlere başvurmuştu derdine derman olsun diye. Bir ara durulur gibi olmuş sonradan artarak devam etmişti vesvesesi, akılını esir alan küfür sözleri.

Obsesyon yani takıntı, zihinde istemsiz bir şekilde beliren ve kişide huzursuzluk oluşturan düşüncelere denir. Ve bu düşüncelerin kişiyi zorlayarak, kişinin o düşüncelere karşı koymak ve rahatlamak için yaptığı davranışlara ise kompülsiyon (zorlantı) denir. Öyle ki bu düşünceler zihinde belirdiğinde insanı korkuya, paniğe, tiksintiye sevk edebilir. Aşırı derecede rahatsız eder.

Bizim hastamızın da aklına her fırsatta kutsal değerlerimize sövmek geliyordu. Ve böyle bir düşünce gelince de çok üzülüyor;" Allahım ben nasıl böyle düşünebilirim" diyerek hemen o düşünceyi kovmak istiyor, panikliyor, kalbi yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu. Bu düşüncenin onu dinden çıkaracağını düşünüp ve derhal o fikri aklından kovmaya çalışıyordu.

"Öyle zor bir durumdayım ki doktor hanım, imansız gitmekten korkuyorum." Ne olur kurtarın beni, yardım edin."

Mesleğine ara vermek durumunda kalmıştı, ürkek, her şeyden ve herkesten korkar hal almıştı Selim. Bezgindi.

Ne zamandır bu halde olduğunu sorduğumda, ilk bu halin kendisi on iki yaşındayken geldiğini, hemen annesine söylediğinde de annesinin ona" eyvah oğlum dinden çıktın, yanacaksın." Dediğini ağlayarak anlattı. Neden ben, neden sürekli bu sözler geliyor kulağıma, günahkar mı oldum, ne yapacağım? Fikri sürekli dolanıp duruyordu kafasında...

"Aman Allah'ım bu düşünceyi nasıl kafamdan geçiririm, cehenneme gideceğim." Fikri yiyip bitirmişti bizim öğretmeni. Bu düşünceden çok ama çok korkan hasta hemen aklından çıkarmak ister. Düşünmemek ister ki, "kovmak" istedikçe "düşünmemek" istedikçe o düşünce daha çok aklına kalmaya başlar. Öyle ki daha çok korkamaya daha çok korktukça da başına gelmesinden endişe eder. Ve bir kısır döngüye girer. Rahatlamaya çalışan hastamız düşüncesinin geçmemesi üzerine bu düşünceye karşı bir çözüm üretmek için sürekli ibadet eder. Namaz kılar, dua eder, çözüm arar. Bizim Selim öğretmen de olduğu gibi. Bir de üzerine ellerinin soyulmuş derisinden anladığım kadarıyla temizlik ve kirlilik takıntısı eklenmişti. Defalarca banyo yapar, ellerini kanatıncaya dek yıkar. Buyrun ikinci kısır döngüye.

Selim öğretmenin bu durumunda annesinin payı da bariz olarak görülüyordu. Daha ilk küfür sözlerini düşündüğünü annesine söylediğinde, "yanacaksın." İfadesi kalmıştı zihninde. Ve sonuç ortadaydı. Zaten mükemmeli arayan bir kimlik olarak Selim'in annesi ve yanacağını, hata yaptığını, suçlu olduğunu düşünen ve öyle de etiketlenen bir evlat.

Ağzımızdan çıkan her kelimenin ne kadar önemli olduğunu, dünyanın en tatlı ve en acısının da 'dil' olduğunu bir büyüğün kıssasından dinlemiştim. Maalesef ki şapkamızı koyup önümüze anne ve babalar, büyükler, anneanne ve dedeler düşünelim. Elbette dilin kemiği yok, elbette zor hem de en zorlarından biri, dile sahip çıkıp güzel ifade edebilmek. Zaten bunu öğrenebilsek güzel ülkemin duyarlı insanları olarak eminim ki sular daha bir durulacak, ahenk daha bir hissedilecek. Birbirini dinlemeye vakit ayıran insanlar huzuru yakalayabilecek.

Ne mutlu sevdiğine vakit ayırabilene, ne mutlu dinleyebilene, ne mutlu ağzından çıkan her kelimenin anlamını bilene. Ve ne mutlu ki dilimizi güzel Türkçemizi yerli yerinde kullanabilene...