Bana sarılır mısın babacığım?

Hatice Kösecik 17 Ocak 2019 Perşembe, 07:07

Bir çocuğun hayatındaki en büyük şans kendini geliştiren bir anne babaya sahip olmaktır, çocuğun robot olmadığını bilen anne babaya...

- Babacığım benimle yatağıma gelir misin, kitap okuyalım mı yatmadan önce? Dedi küçük çocuk sessizce, yaşına yakışmayan bir endişeyle karışık ruh haliyle.

-Derslerini bitirdin mi sen? Hepsini yaptın mı, bak yazılıdan düşük alırsan karışmam kırarım kemiklerini bu sefer.

Öyle hiddetle söylenmişti ki babası, ne küçük oğlunun yüz ifadesini, ne güzel gözlerinden damlayan sıcak yaşları ne de kalp kırıklığını fark edememişti. Yaralı kalbi, babam bana da sarılsa diğer çocukların babası gibi diyen gönlü, dillenemeden yine susmuştu işte. Kükremişti babası, varsa yoksa dersti onun için hayatın anlamı, çalış çalış çalış ve yüksek not al, herkesi geç, uslu ol, kimse senden şikâyetçi olmasın, kemiklerin kırılır yoksa...

Bunlarla büyümüştü Ozan, şimdi sekiz yaşında, ikinci sınıfa gidiyordu. Korkunca kekeliyor, babası kekeleme diye bağırınca da tamamen susup kalıyordu. Öğretmen olan baba ve annenin tek çocuğuydu, tek ve sorunlu çocuk.  Sürekli tartışan anne babası, bir de okula başlayınca ders yüzünden, hırs uğruna, desinler uğruna baskı yapıyorlardı Ozan'a. Herşey mükemmel olmalıydı, küçük robotları denileni yapmalıydı, yoksa kırılan kemikler, sevilmeyen, yüzüne bakılmayan bir çocuk olurdu. Sinirli annesi, daha ılımlı bir babası olan ve şu hayatta tek başına kaldığını hisseden bir küçük adamdı o. Yaralı kurşun askerdi, tek bacağı kopmuş, kalbi parçalanmıştı sanki. Hayal dünyası sadece onundu, kimseye izin vermezdi, orada özgürdü... Ne istemişti ki akşam, babasıyla yatmadan önce konuşmak, sadece konuşmak, yatakta kitap okumak bahanesiyle sarılmak. Her gün anlatıyordu Emre, babamla gece sarılıp biraz konuşup öyle uyuyoruz diye. Özenmişti işte, belki de kıskanmıştı arkadaşını, sarılmayalı ne de uzun zaman geçmişti babasına, ahh!

Abartı değil, gerçek, yaşanılan, her gün tanık olduğumuz ve bu tip vakaların giderek arttığı aileler. Okuldan eve gelen çocuğuna gülümseyerek kapıyı açan anne ya da baba, önce nasılsın canım? Günün nasıl geçti? Öğretmenine soru sordun mu? Bugün farklı bir şey yaşadın mı, sağlıklı olarak eve geldiğin için çok mutluyum. Diyebilen anne babaya sahip olan çocuk şanslıdır, nasiplidir, kıymeti bilinendir, kıymet de bilmelidir. Sabah bir telaş çıkılan evlere akşam sağ ve huzurla girebilmek şükür vesilesidir, bir bilebilsek. Mutlu değilim, huzur bulamıyorum gibi laflara sığınmanın tek düzeliğini bir anlayabilsek, işte o dem oluvereceğiz mutlu...

Anlatılır ki;

Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kâğıt vermiş ve " Bu kâğıdı öğretmenim sadece sana vermemi tembihledi." Demiş. Annesi kâğıdı gözyaşları içinde okumuş oğluna;" Oğlunuz bir dahi, bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin."

Aradan uzun yıllar geçer, annesi vefat ettiğinde o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından birisidir. Ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken bir çekmecede, köşecikte katlı duran bir kâğıt bulur Edison. Ve okur, " Oğlunuz şaşkın, akıl hastası bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz..." yazılıdır.

Edison, saatlerce ağlar, ağlar ve sonra günlüğüne yazar şu satırları; " Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş 'şaşkın' bir çocuktu..."

Eli öpülesi anneler ve dahi babalar bilir ki, her çocuk özeldir, çocukları birbiriyle kıyaslamak onları uçurumun kenarında yürümeye zorlamak misali sakıncalıdır. Çocuğun masum ruhunda derin oyuklar açacaktır.

Bir çocuğa sahip olabilmenin önemini kavrayan, ayrıcalığını bilenlerden olabilmek dileğiyle...

Esen kalın...