Affedebildiğin ölçüde hürsün!

Hatice Kösecik 03 Eylül 2018 Pazartesi, 06:50

"Bir daha asla konuşmam onunla, nefret ediyorum kocamdan, sinir oluyorum kayın valideme, unutamıyorum yaptıklarını bize, şeytan görmüş gibi oluyorum onu görünce..."

Size de tanıdık geldi mi bu söylemler? Günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız belki de söylendiğimizde ağzımızdan çıkıveren tarzda ifadeler, kırgınlık anlatan, nice sırları içinde barındıran sitem dolu sözler...

Ah insanoğlu bir bilse, kendisine ne kadar yük yüklediğini. Bu dünya insanı sırtında taşımak için yaratılmışken bizim ısrarla onu sırtlamaya  çalıştığımızı. Günlük yaşama dair telaşlar içinde bir de beynimizi meşgul eden angarya işlere kafa yorduğunu. Bir fark edebilse, bir anlasa olayı, her ne yaparsa yapsın dönüyor bu dünya. Kendisi sadece bir oyuncu, figüran. Sırası gelir oynar oyununu, sırası gelir sırlar perdesini. Game over... Oyun bitti ...

 O döndüremez bu dünyayı, sırtlanmaya gerek yok ki koca dünyayı. Sanki bütün işler, dertler ona mı verildi de böyle davranır bilinmez. Hep bir telaş hep bir endişe... Koşar da koşar insan.

Hastalıklar hücresel düzeyde başlar diye söylüyoruz zaman zaman. Ne demek? Şöyle ki;

Ne denli endişeli, ne denli olumsuz olursan eğer çağırırsın hastalığı. Müsait pozisyonda olduğunu ifade edersin işte ne bileyim. Hasta olmaya adaysındır artık.

Tıpkı, çocuğunun aşama aşama büyüme evresini zevkle, heyecanla izlemek varken çok çalışmaktan beli bükülen, yorgunluktan kendini yatağa zor atan anne babalar gibi. Hani hep daha fazlasını istemek gibi bir yanılgısı vardır ya insanoğlunun, işte ondan dolayı.

Avucunun içinden kayıverir de hayatı farkında bile olamaz insan. Çocuğu büyürken etrafı biraz dağıtıyor, ev düzenli kalmıyor diye kafayı temizlikle, düzenle bozan anneler gibi. Hayat onlara madalya takacak ya, "hayatı en güzel ıskalayanlar" diye...

İhtiyacı olmadığı halde sırf daha fazlası olsun diye geceyi işte geçiren babalar var ya, onların madalyası da ayrı tabi ki. "Çocuğum ne zaman üniversiteli oldu da anlamadım" madalyası...

Kesinlikle dalga değil amacım, bir gerçeği bütün çıplaklığıyla idrak edebilme savaşı.

Hep daha iyisi, hep daha fazlası, daha daha derken ıskalanan hayatlar, dargınlıklar, sitemler, gönül koymalar...

Bu kadar uzun mu ki hayat? Dargın kalabilecek kadar, olmsuz düşüncelere dalıp da kendini mutsuz edecek, kendini ihmal edecek, erteleyecek,  hastalığa davetiye çıkaracak kadar...

Affedemediğin, beynindeki gizli kilerinde biriktirdiğin kişileri, bırakmazsan beyninden, iyi olamazsın ey insan!

Affetmek demek, hür olmak demektir bir bakıma, yüklerinden kurtuluvermek, zincirlerinden boşalmak gibi bir şey.  Vücudunda nerede bir ağrın varsa dikkat et, af edemediğin de bir olay, bir kişi vardır gönlünün bir yerinde, beyninde.

Bedenimizin yapsını bozmaya hakkımız yok aslında, bütün yükleri omuzlamak, sanki dünyanın bütün işlerini yapıyormuşçasınahırsa kapılmak da yok oysa. İyi gelmez insana.

Durup mola vermek,  hırsa 'dur' demek, mekanik değil daha insani yaşayabilmek. Sevdiklerinle en kaliteli zamanı geçirebilmek, çağın hastalığı,'mükemmeller ordusuna' katılmamak...

Affın sırrına mazhar olabilmek,

Misafir olduğumuz şu fani dünyada, bir kahve molası kadar bile düşünebilmek iyi gelir insana.

Dünü özleyip hayıflanmak yerine yanı başımızdakilerin kıymetini anlayabilmek dileğiyle...