İmgelerim

D.Murat Düzgün 28 Kasım 2019 Perşembe, 07:30

Var mıdır yaşamın giriftli labirentlerinde ömrünü tüketirken, hukuksuzluktan, ahlaksızlıktan, iyiliksizlikten, merhametsizlik ve erdemsizlikten şikâyetçi olmayan biri.
Kimimiz iş yaşamında, kimimiz özel hayatında, bazılarımız ise küçük yaşlardaki eğitim sürecimizden tutun da ömrümüzün son düzlüğüne kadar yukarıda saydığımız insan olmanın sac ayaklarını oluşturan bileşenlerden, en az birinin eksikliğinden dolayı oluşan menfi durumun direkt etkilenen taraflarından biri muhakkak olmuşuzdur. Bu durum her ne kadar anormal bir durum olsa da insanın bu tür olumsuzluklarla ara sıra karşılaşmasını eşref-i mahlukat olarak yaratılmanın doğal bir reaksiyonu veya sonucu olarak kabul edebiliriz.  Ama sorun mutluluk veya mutsuzluğu sonuç olarak baz aldığımızda yukarıda bahsi geçen beş olgunun mutluluk ve zıddıyla aralarında bir korelasyon olması ve durumun giderek mutsuzluk lehine süratle ivme kazanmasıdır.

Peki nasıl oluyor da küresel bazda, ümmet ve ülkemiz özelinde bu kötü gidişi tersine çevirecek sonuç odaklı çözümler üretip yol haritaları çizerek arzu ettiğimiz sonuca varamıyoruz. Bence buradaki sorunun oluşumu ve çözümü neyi ne kadar özümseyip neyi ne kadar önemsemediğimizle doğru orantılı. Hepimiz bir yerde mutlu olmak istiyoruz ama toplum olarak mutlu olmanın ön koşulları olan yukarıda saydığımız etmenleri yeterince önemsemiyoruz.

Toplumsal olarak bizi kötülüklerden koruyacak korunaklı limanın yalnız hukuk olduğu saplantısına körü körüne bağlanmışız, insan olmanın basamaklarını ıskalamışız. Evet hukuk, hukuksuzluğa karşı bizi ceza enstrümanı ve tehdidiyle kısmen korur, tamamen koruyamaz. Çünkü hukuk fiili bir kötü eylem vuku bulduğu zaman ve bu eylem delillendirilebildiği ölçüde devreye girer ve ceza verir. Yani hukuk olay olduktan sonra kişi ve birey zarar gördükten sonra devre girer öncesinde sadece tehditkardır. Hukuk somuta etki eder oysa suç eylemden önce soyut olarak kalpte ve beyinde başlar ama hukuk kalbe etki edemez. Oysaki aklı selim herkes bilir ki hukuk hayvanlıkla insanlık arasında ki kıldan ince ayırt edici özelliktir. Yani hukukun bir tık ötesi insanlığın yara aldığı yerdir. Biz toplumsal olarak yukarıda bahsi geçen mefhuma gelinceye kadar insanlığın diğer önemli bileşenlerini ıskalamışız veya ıskalıyoruz hukuk bu bileşenlerin en sonunda yer alması gerekirken ben mutsuzluktan korunmanın yolu olarak onu kendimize şemsiye yapmışız.

Herkes kendine veya birbirine sormalı hukuk, erdem, ahlak ve merhametten daha mı üstündür, ben cevaplıyorum tabii ki hayır. Bu saydığımız kavramlar iyilikle birlikte bir toplumda tam olarak uygulandığı zaman hukuk ve onun işleyişine zaten hiç ihtiyaç kalmaz, mutluluk davetsiz olarak gelip her zaman kapınızı çalar. Burada bir soru daha karşımıza çıkıyor peki biz bu nasyonların içini boşaltmadan, neden yaşamımıza bireysel ve toplumsal ölçekte uygulayamıyoruz veya uygulamıyoruz.

Bence bunun cevabı çok açık ve net kötülüğü cezalandırdığımız gibi iyiliği, erdemliliği, ahlaklılığı ve merhametliliği ödüllendirmiyoruz. Bu saydığımız özellikleri ruhi bünyesinde barındıranları toplumun en üst katmanına yerleştirerek özenilecek, imrenilecek arzulanacak yükselen değer olarak hayatımızın merkezine oturtmuyoruz.

Başlıkta dedim ya ütopyam diye evet ütopyamdır, bu ülkede insanlık adına yukarıda saydığım değer yargılarını özümseyip içselleştirerek hayatının her safhasına uygulayan veya uygulamaya çalışan insanların insanlığa, ülkesine, doğaya ve diğer canlılara zarar veren ahlaksız, zalim, erdemsiz ve merhametsiz insanlıktan az nasiplenmiş veya hiç nasiplenmemişlerden ayrı bir T.C kimlik kartı taşıması evet ütopyamdır. Düşünün suçluyu cezalandırıyorsunuz ama erdemliği ödüllendirmiyorsunuz. O zaman şu soruyu sorabiliriz suçlu cezalandırılıyorsa suç işlemeyen ödülü mü hak ediyor diye, hayır yukarıda saydığımız varlıklara karşı zarar verici bir suç işlemek cezayı gerektirse de suç işlememek ödülü gerektirmez çünkü bu olması gereken bir normdur. Yani bilinçli zarar vermek ahlaksızlıksa zarar vermemek yalnızca ahlaklı bir durumdur. Bizim burada önemsediğimiz erdemli duruş sergileyendir. Bir örnekle betimleyecek olursak, komşunun eşyasına zarar vermek ahlaksızlık, zarar vermemek ahlaklı bir haldir. Komşunun malına zarar verene veya malın zarar görmesine bazı riskleri göz önüne alarak ve bazı şeylerden feragat ederek engel olmak erdemli bir davranıştır. İşte tam da burada kademelendirme başlamalı çok suçlular, affedilebilir suçlular, suçsuzlar yani ahlaklılar, suça ve haksızlığa karşı her şeyi ile karşı duranlar yani erdemli olanlar, ölürken değil sağken ihtiyacından fazlasının tamamını yardıma ve ihtiyacı olanlara hibe eden merhametliler farklı nişaneleri olan kimlikler taşımalıdır. Örneğin; devlet yakın zamanda açıkladı şu kadar ihracat yapana yeşil pasaport verilecek diye bu mu oluyor, o zaman en kıymetliler nasıl olursa olsun çok para kazananlardır olması gereken yeşil pasaport verilirken en erdemli ve ahlaklılar öncelikli olmalı yani, ödüllendirileceklerse önce insanlık adına iyi şeyler yapanlar ödüllendirilmeli. İnsanları olmaları gereken hedef ve ülküye kanalize ederken ne omuzlarda bol yıldız ve apolet, ne makam odasının şaşası, ne banka hesabındaki sıfırların kalabalığı ne de korkutuculuğunun fazlalığını önemsetmeliyiz. Saydığımız kıymetli değer yargılarına sahip olanların taşıdığı nişaneye özendirmeliyiz anca böyle kıymetli kavramlar özenilir bir hale gelir ve yükselen değer oluşur. Çünkü insan kendini burada kıymetli hisseder insan nefsi kendini kıymetli hissettirecek şeyleri önemsetir. Siz iyiye güzele kıymet vermezseniz oda ahlak duvarlarını yıkarak her yolu meşru sayıp sadece makam, mevki, şan, şöhret ve maddiyatın peşine düşer bunu yaparken de yıpranan değerleri engel olamadığından etrafını yıkar geçer sonuçta mutsuz ve huzursuz bir toplum ve o bozuk toplumun tatminsiz bireyleri olarak bizler çırılçıplak kalırız.