Ruanda katliamı

Atilla Akbaş 22 Mayıs 2020 Cuma, 06:30

Soykırımından 26 yıl sonra şüpheli Félicien Kabuga sahte bir kimlikle yaşadığı Paris'te ki evinde geçen hafta yakalandı.

Kabuga, 1994'de 800 bin kişiyi öldüren etnik Hutuların baş finansörüydü.

Yakın zamanda da Uluslararası Mahkeme'de hesap verecek.

Temmuz 1994'te İsviçre'ye kaçan ve bu ülkeden sınırdışı edildikten sonra Kongo'ya sığınan Kabuga, 1997'de ve 2003'te Kenya'nın başkenti Nairobi'de düzenlenen polis operasyonlarından da paçayı sıyırmayı başarmıştı.

Yalnız bu karanlık isimlerin arkasında durup koruyup kollayan faili meçhul! Devlet adamları olmasa bu katliamın boyu bu kadar uzamazdı.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand'ın ulusal basına 1998'de verdiği bir mülakatta, "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil" ifadesini hangi aklı salim kabul edebilir ki?

Ruanda soykırımı dönemine dair arşivler üzerindeki "devlet sırrı" yasağının kaldırılmasına rağmen, Mitterrand tarafından ikinci bir yasağın konulmasından dolayı arşivlere erişilememesi, Fransız basınında da eleştirilmişti.

19. yüzyıla kadar birlikte yaşamayı öğrenmiş, birbirine entegre3 yerli halk (Hutu, Tutsi ve Twa) barış içinde yaşıyorken, mikser görevindeki beyaz adamların bölgeye gelmesidir asıl ülkedeki huzura kan doğrayan.

Kara kıtanın neredeyse tamamı gibi Ruanda da sömürgeciliğin yapay sınırları ile ortaya çıkmış bir ülkedir aslında.

İlk defa 1899'da Almanya tarafından sömürgeleştirilen Ruanda, Almanların 1.Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmasının ardından 1918'de Belçika'ya devredildi.

Belçika sömürge idaresinin Tutsiler'den ayrıcalıklı yönetici bir sınıf oluşturma isteği, aslında Almanlardan kalan bir mirası işlerine öyle geldiği için devam ettirmekten öte bir şey değildi.

Bu mirasta kanlı çatışmalara ne yazık ki zemin hazırladı.

Tutsiler'e ayrıcalıklı davranılması, daha zeki oldukları gerekçesiyle eğitim bursları sağlanması ve meslek eğitimlerinin verilmesi Tutsileri toplumun sözcü elitleri ve lideri haline getirirken, diğer 2 toplumuda gölgede bıraktı.

Avrupa'daki kültürel ırkçılık anlayışını bir anlamda Ruanda'ya transfer eden bu tutum, sonuç itibariyle akraba olan, ülkenin kabilelerden oluşan halklarını da birbirine karşı kin ve nefretle bilemiş oldu.

Ülke içinde baş gösteren ayrımcılık, çeşitli krizlere neden oluncabu pek tabi ki Fransız silah endüstrisinin de iştahını kabarttı. 

Olaylarla birlikte zayıflamaya başlayan Belçika sömürge yönetimi 1962'de ülkeden çekilirken, arkasında dinamitlenmiş, nefret dolu bir toplum bırakmıştı.

1959-63 yılları arasında yaşanan anlaşmazlıklara, 1973-74 yıllarında yenileri eklendi. 

6 Nisan 1994'te Ruanda Devlet Başkanı Habyarimana'yı taşıyan uçağın 2 füze ile düşürülmesi, trajik olayların da fitilini ateşledi.

Uçağın Tutsilerce düşürüldüğüne inanan Hutular bu olaydan yarım saat sonra örgütlenerek Tutsi avına çıktı/çıkartıldı.

Yaklaşık 1 milyon Ruandalı yerli insan krizin ilk zamanı, topla-tüfekle-silahla-kurşunla değil, palalarla doğrandı.

100 gün devam eden ve BM, ABD ve etkin Avrupa ülkelerinin seyirci kaldığı bu cinayetler bütünü 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yeryüzünün en acı insanlık dramı olarak akıllara kazındı.

Taraflar arasında nötr kalmak gibi gereksiz bir prensibe saplanan dünyanın sözde jandarmaları! Bu tarz olayları önleyecek mekanizmalardan yoksun olduğunu cümle aleme bir kez daha göstermiş oldu.

Petrol ve doğal gibi zenginliklerin Ruanda'da olmaması bu küçük Afrika ülkesini çaresizliğe ve kendi kaderine terk etmişti.

Ağa babalar, soykırım başlamadan önce aşırı çeteleşmelerin hazırlandığı yönündeki istihbaratlara kulak kabartacak durumda değillerdi çünkü.

Sonuç itibariyle Fransa iyi para getirisi nedeniyle Hutulara silahı satan kirli bir zihniyetin ürünüdür.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın da altını çizdiği gibi, Fransa bu konuda kendini ve haddini aşmış! Bir sömürge imparatorluğu değildir de nedir?