Anasayfam Yap | Favorilere Ekle
 ANA SAYFA
 SON DAKİKA
 GÜNDEM
 BURSA'DAN HABERLER
 DÜNYA GÜNDEMİ
 SPOR
 GÜNÜN İÇİNDEN
 SAĞLIK HATTI
 YAZARLAR
 YAZI DİZİSİ-RÖPORTAJ
 ARŞİV VE ARAMA
 KÜNYE
 E-MAIL
 SERİ İLANLAR
 ABONELİK
'Türkiye beş yıl içinde küresel güçler arasında yerini alır''  
   

Türkiye'nin uluslararası ilişkilerdeki politikalarını, gücünü, duruşunu, imajını nasıl buluyorsunuz? Yansımaları ne şekilde?

Türkiye, birçok ülke gibi soğuk savaşın sona erdiğini geç kavradı. Dolayısıyla bu değişime uygun politikalar da doğal olarak izlenemedi. Özellikle 1990’lı yıllarda ve 2000’in hemen başında izlenen politikalar, hâlâ “soğuk savaş” mantığına dayanıyordu. Türkiye’nin güvenlik sorunları ciddi şekilde değiştiği halde, bir süre daha ABD’nin ve NATO’un uysal ve söz dinleyen müttefiki politikasını sürdürdü. ABD ile 2003 martında yaşanan kriz, bir anlamda bu yeni konjonktürün doğru değerlendirilmesi anlamına geliyordu. Artık ABD ile her konuda çıkarlarımızın ortak olduğu dönemin geride kaldığı, kriz esnasındaki farklı yaklaşımlardan çok net şekilde anlaşılmıştı. ABD’nin farklı bir güvenlik gündemi, Türkiye’nin ise farklı bir güvenlik politikası ve buna ilişkin farklı kaygıları bulunuyordu. Dolayısıyla bu anlamda 2003’ü bir dönüm noktası olarak almak gerekir.

“TUTARLI ÇİZGİMİZ BEĞENİLİYOR”

Türkiye’nin bu tarihten sonra izlediği politikalar tutarlı bir çizgi izlemiştir. Pek çok ülkenin Türkiye’nin izlediği bu politikaya saygı duyduğunu görüyorsunuz. Bu imajın yalnız Orta Doğu kamuoyuyla sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden Yunanistan’a kadar, Türkiye’nin izlediği yeni politikayla büyük güçler arasına girmek üzere olduğuna dikkat çekilmektedir. Artık insanlar Türkiye’nin izlediği politikadan ziyade, bu özgüvenin arkasındaki felsefeyle ilgilenmektedir. Türkiye’nin politikası, dünyadaki genç politikacılar tarafından da ilgiyle izlenmekte ve örnek alınmaktadır. Hatta Batı’da üzerine en fazla yazı yazılan konu, Türkiye’nin dış politikasıdır. Şüphesiz bunlardan bazılarının kaygı içerikli olması doğaldır.

“GEÇMİŞTEN ÇOK BUGÜNE İLGİ VAR

Son dönemde izlenen politikalarla Orta Doğu’da yıllara dayanan Türkiye karşıtı imajın çok büyük ölçüde silinmiş olduğunu gözlemledim. Artık Orta Doğu’daki entelektüeller Türkiye’nin geçmişinden ziyade, bugünüyle ilgililer. Türkiye hem izlediği dış politikayla hem de iç politikasıyla bölgedeki sivil toplum liderleri tarafından ilgiyle izlenmektedir.

Türk dış politikasında yön değişimi oldu mu? Batı'dan uzaklaştık mı?

Türkiye’nin yeni politikasına bakıldığında, tek bir bölgeye ya da belli bir kimliğe yönelik bir odaklanmadan söz edilemeyeceğini görürsünüz. Türkiye, Orta Doğu ülkeleriyle, İslam ülkeleriyle Afrika ülkeleriyle, Rusya ve Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini yürütürken, aynı şekilde Avrupa Birliği sürecine ilişkin israrlı tutumunu ve transatlantik ilişkilerini de sürdürmektedir. Sadece Orta Doğu ve İslam ülkeleriyle derinleşen ilişkilerine bakarak bir yön değişikliği sonucuna varmak son derece yanıltıcıdır. Türkiye değişen uluslararası koşulların da sunduğu avantajları kullanarak, tarihi, kültürel ve fiziki bağlarla bağlı olduğu bölge ülkelerine uzun yıllar gösteremediği ilgiyi göstermektedir. Bu ilgi, uzun yılların ihmalinin de bir telafisidir. Bölge ülkeleri ve halkları bu ilgi karşısında, Türkiye’ye büyük bir sevgi ve hayranlık duymaktadır. Bunun Türkiye’nin aleyhine olduğunu nasıl düşünebiliriz. Bu coğrafya sahip olduğu zenginliklerle tarih boyunca üzerinde mücadelelerin eksik olmadığı bir coğrafyadır. Bizim Türkiye olarak bu dost ülkelere ve halklara, yıllarca arkamızı dönmemizin ne mantığı olabilir. Halen “bunu sürdürelim, Orta Doğu’dan uzak duralım” demenin ne mantığı olabilir.

“TARİHİMİZ CİDDİ SORUMLULUK YÜKLÜYOR”

Türkiye’nin Suriye, İran ve Sudan ile ilişkilerine bakarak Batı’dan uzaklaştığını söyleyenler, Washington yönetiminin de aynı ülkelerle bir yıldır gizli görüşmeler yaptıklarını ya da yapmaya çalıştıklarını bilseler, Amerika’nın da Batı’dan uzaklaştığını mı söyleyecekler. Dolayısıyla Türkiye’yi bölgeye bağlayan tarihidir. Bu tarih, bu ülkeye ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Türkiye bundan kaçamaz. Kaldı ki, bir ülkeye özgüven kazandıran en önemli unsurlardan biri de tarihi birikimidir. Türkiye bin ya da birkaç bin yıllık bir tarihi deneyimi ve derinliği olan bir ülke olarak, bu bölgede eski bir uygarlığın temsilcisidir. Böyle bir birikimi olan ülkeye, sadece “Brüksel’in ve Washington’un kapısında bekleme” gibi bir rol biçmek bu millete bir saygısızlıktır. Ben bu ülkenin yetiştirdiği bir entelektüel olarak bu saygısızlığı yapamam.

Peki Türkiye'nin eksen değiştirdiğini düşünenler yanılıyor mu?

Türkiye’nin eksen değiştirdiğini düşünenler, Rusya ile daha 2000’li yılların hemen başında 1 milyar dolar olan ticaret hacminin 35 milyar dolarlara çıktığını bilmiyorlar mı? Türkiye’nin Rusya’dan sonra Ukrayna’nın ikinci ticari partneri olduğunu bilmiyorlar mı? Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin bu hükümet zamanında başladığını bilmiyorlar mı? ABD’nin 2007’den sonra terör konusunda Türkiye ile tam işbirliği içine girdiğini ve Obama’nın ziyaret ettiği ilk bölge ülkesinin Türkiye olduğunu ve Orta Doğu politikalarında bizimle aynı dili konuşmaya başladığını, Afganistan ve İran konusunda şimdilik herhangi bir sorunun bulunmadığını bilmiyorlar mı? Ben bilmediklerini sanmıyorum. Türkiye’nin Gürcistan ve Ukrayna ile Rusya arasında, Sırplarla Boşnaklar arasında, Afganistan ile Pakistan arasında, Hindistan ile Pakistan arasında ve Irak ile Suriye arasında arabuluculuk yaptığını ve bu ülkeleri bir çatışmanın eşiğinden döndürdüğünü bilmiyorlar mı? Türkiye Lübnan’lı güçlerin tümüyle ilişki kurarken, Iraklı aktörlerin tümüyle de aynı ilişkiyi kurabilen, hem Hamas’la hem FKÖ ile aynı derecede ilişkisi olan bir ülke olduğunu bilmiyorlar mı? Bütün bunları aynı anda yapabilen bir başka bölgesel ya da küresel güç var mı?

Türk dünyası yeni bir alternatif olabilir mi?

Türk dünyası bir alternatiften ziyade, çok yönlü ilişkilerin bir parçası olabilir. Türk dünyası Türkiye’nin vazgeçemeyeceği bir dünya ve bir avantajdır. Türkiye, Türk dünyasında etkili olduğu ölçüde, dünyadaki saygınlığını artırma imkânı bulacaktır. Hatta denilebilir ki, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya’daki etkinliği, dünyadaki etkinliğini de beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, Batıyla da ABD ile de ve hatta Rusya’yla, Uzakdoğu’yla ilişkiler korunarak, Orta Asya ve Ortadoğu ile ilişkilerin olabildiğince derinleşmesi, Türkiye’nin en fazla yararına olan politikadır. Elbette ki, bunu bir alternatif olarak değil, bir dış politika çeşitlendirmesi ve stratejisi olarak görmek gerekmektedir.

İslam dünyası?

Türkiye’nin İslam dünyası ile ilişki kurması bir alternatif değil, bir zenginlik ve güç kaynağı olabilir. İslam dünyası denildiğinde, 50'yi aşkın ülke söz konusudur. Yani bu Türkiye açısından çok büyük bir şanstır. Türkiye kadar potansiyeli yüksek, dünyada lider, bölgesel ve küresel aktör olabilecek, hatta lider olabilecek ülkelere baktığınızda, böyle bir şansı olan başka ülke yoktur. Bu şans ABD’de bile yoktur. Bakıldığında ABD, bölgedeki pek çok ülke tarafından sevilmiyor. Batı Avrupa’da bakıldığında Almanya ve Fransa gibi ülkelerin böyle bir desteği yoktur. Ama Türkiye eğer her alanda gelişmesini tamamlarsa, İslam dünyası ile gelişen ilişkiler çerçevesinde, elliyi aşkın ülkeden destek alan, onların liderliğini yapan bir ülke haline gelebilir ve bu çok ciddi bir gücün ifadesi olur. Bu bağlamda uzun vadede Güvenlik Konseyi’ne daimi üyelik konusu bile tartışmaya açılabilir. Ama Genel Kurul’daki oylamalarda uluslararası konferanslarda bu çok ciddi bir güçtür. Dolayısıyla böyle bir potansiyeli değerlendirmekte yarar var. Bunu bir alternatif olarak değil, büyük bir zenginlik ve güç kaynağı olarak görmek lazım.

Son zamanlarda üzerine çok konuşulan “demokratik açılım”ı değerlendirebilir misiniz?

Demokratik açılım, Türkiye’nin başarmak zorunda olduğu bir süreç. Bunu başarırsa, Türkiye’nin gerçek bir bölgesel güç olduğu artık tartışılmayacaktır. Çünkü Türkiye beş yıl içinde küresel güçler arasında yerini alır. Herkesin mutlu olduğu, özgürce yaşadığı etnik ya da dini kimliği dolayısıyla ikinci sınıf vatandaş sayılmadığı ya da itilip kakılmadığı bir ülke olduğu zaman, yani gerçek bir demokrasiye sahip olduğunda aynı zamanda zengin bir ülke olacaktır. Aksi halde kaynaklarımızı birbirimize karşı kullanıp, gelişmiş ülkeler arasında yer almamızı engelliyoruz. Ekonomik rekabetin en yoğun yaşandığı bir dönemde bulunuyoruz. Bilgi ve teknoloji üretemeyen ve iç sorunlarını çözemeyen ülkelerin küreselleşme karşısında kimliklerini ve ulusal bütünlüklerini korumaları ve saygın bir yere sahip olmaları mümkün değildir. Bu konuda etrafımızda yığınla örnek var. Ben işte bu nedenle demokratik açılımı destekliyorum. Türk devleti yapabileceğini sonuna kadar ortaya koymalıdır. Ben bu özgüvene sahip olduğumuz düşüncesindeyim. Bunun kolay olmadığını biliyoruz. Zaten kolay olsaydı 25 yıl devam eder miydi. Bakın İspanya bunu demokratikleşmeyle çözdü. Gerçi halen marjinal bir grup var. ETA halen varlığını sürdürüyor. Ama 2000’yılların öncesindeki etkinliği artık yok. Bask bölgesindeki desteği yüzde 10’un altında. Belki bizde de böyle olacak. Belki marjinal bir grup ya da bir terör örgütü varlığını sürdürecek ve zaman zaman eylemlerde bulunacak. Belki terörü yüzde yüz bitiremeyeceğiz. Bu normal bir durumdur. Ama bu ihtimaller üzerine politika yapamayız. Türkiye’yi herkesin mutlu olduğu, yarınından emin olduğu bir ülke haline getirmek zorundayız.

AK Parti’nin dış politika anlayışını nasıl buluyorsunuz? Cumhuriyet dönemi ekolleri içinde yeni bir anlayışı temsil ettiğini düşünüyor musunuz?

Yeni dönemdeki izlenen dış politika, Özal’la beraber temelleri atılan ama konjonktürün de ortaya çıkardığı fırsatlardan yararlanma bağlamında şekil alan bir dış politikadır. Bu dönemde farklı bir seçeneğe yönelmek çok mümkün görülmemektedir. Zira bu olanaklardan yararlanmamak, yeni çıkan şartları değerlendirmemek doğru olmaz. Diğer bir deyişle, Türkiye her yöne açılan, her yönde derinleşen dış politika açılımları gerçekleştirmek durumundadır. Bunu yaparken de bir alternatif arayışı içerisine girmemek, ya da alternatif arayışı içerisinde olmayı zorunluluk olarak görmemek gerekmektedir; AK Parti'nin dış politikası da bu doğrultudadır.
Türkiye Orta Asya ülkeleri, Türk dünyası ve İslam dünyası ile olabildiğince yoğun ilişkiler geliştirmek durumundadır. Ancak bu ilişkiler bir alternatif oluşturamaz. Bunun yanı sıra ABD ile olan ilişkiler de ortak çıkarların söz konusu olduğu alanlarda sürdürülmelidir ve sürdürülmektedir. Avrupa ile olan ilişkiler, hem var olan ekonomik seviye anlamında devam ettirilmesi gereken ilişkilerdir. Hem de AB süreci dolayısıyla sürmesi gereken ilişkilerdir. Dolayısıyla tüm bunlar dikkate alındığında, Türk dış politikası farklı kulvarlarda ilerlemektedir ve ilerlemek durumundadır. Büyük bir ülke, küresel bir aktör de böyle olur zaten.

Sizce Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği ve Amerika ile ilişkilerini geliştirirken, aynı zamanda da Rusya, Çin, İran, İslam ülkeleri ve Türk dünyası ile de yakınlaşabilir mi?

Bugünkü konjonktürde bu ilişkilerin birlikte sürdürülmesi mümkündür. İran özel bir durumdur. Bu ülkelerle eş zamanlı olarak yürütülen ilişkilerin sorunsuz olmasını beklemek gerçekçi olmaz. Bu ilişkiler farklı yoğunlukta, alabildiğine ilerler derken, bazı özel durumlarda farklı ülkelerin, bazı farklı kaygılarının gündeme gelmesi de olasıdır. Onların izlediği dış politikalarda sizin kaygılarınız gündeme gelebilir. Yani bunlar, yeni dönemin ortaya çıkardığı sorunlar ya da koşullardır. Yani ABD, Türkiye’nin İran’la ilişkilerinden rahatsız olacak, Türkiye de ABD’nin Irak’la olan ilişkilerinden rahatsız olacaktır. Bunlar normaldir. Bununla beraber, karşılıklı taraflar birbirlerinin çıkarlarını gözeterek, eğer farklı alanlarda daha hayati çıkarları varsa, onlara odaklanarak daha az önemli olan alanlardaki çıkarlarında bir ortak payda yakalayarak ilişkilerini sürdürebilir. ABD Türkiye’yi iterek, kakarak Orta Doğu politikasını sürdüremez. ABD bu bölgede var olmaya devam edecekse, Türkiye’nin de desteğini almak zorundadır. O nedenle ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de ABD’ye ihtiyacı vardır ve bu ilişkiler bazı basit sorunlara hapsedilemez.
Türkiye ABD ilişkilerinde bugüne kadar zaman zaman yaşandığı gibi bundan sonra da sorunlar yaşanabilir. Burada önemli olan uzun dönemli politikalar bağlamında hareket ederek sağduyulu davranmaktır.

Dış politikada yeni döneme ilişkin ne öngörüyorsunuz?

Yeni dönem çok bilinmeyenli bir denklem gibidir. Artık siyah beyaz bir dünya yoktur. Dolayısıyla çok başarılı bir diplomasi yürütmek gereği artık daha da önemlidir. Bu bağlamda teknik çalışmalara, özellikle karar alıcılara yardımcı olacak çalışmalara ciddi bir ihtiyaç söz konusudur. Dış politika artık bir kişinin düşünüp uygulanacağı bir niteliğe sahip değildir. Daha önceleri basit, bir bilinmeyenli denilebilecek bir denklem ile karşı karşıyaydık. Tehdit bir tarafa konulduğunda, onun karşı tarafındaki hemen ortaya çıkmaktaydı. Bugünkü durum biraz daha farklı ve çok daha karmaşıktır. Sorunların çok boyutlu olarak ele alınması gerekmektedir.


Prof. Dr. Tayyar ARI kimdir?
Akademik yaşamına 1984’te başlayan Prof. Dr. Tayyar ARI, 2002’de profesörlüğe yükseldi. Uluslararası konferans ve saha araştırması amacıyla; ABD, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail, Filistin, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Umman, Makedonya, Kosova, Yunanistan, Almanya, Fransa, İsviçre, Azerbaycan ve Ukrayna’da bulunan Prof. Dr. Tayyar ARI’nın Türkiye’de ve yurt dışında okutulan birçok kitabı bulunuyor. Halen Uludağ Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde Lisans ve Lisansüstü, İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda ( Doktora) ve Beykent Üniversitesi’nde Yüksek Lisans dersleri veriyor.
 


Röportaj: Türkan GENÇ