|
| |
Türkiye'nin uluslararası
ilişkilerdeki politikalarını, gücünü, duruşunu,
imajını nasıl buluyorsunuz? Yansımaları ne
şekilde?
Türkiye, birçok ülke gibi soğuk savaşın sona
erdiğini geç kavradı. Dolayısıyla bu değişime
uygun politikalar da doğal olarak izlenemedi.
Özellikle 1990’lı yıllarda ve 2000’in hemen
başında izlenen politikalar, hâlâ “soğuk savaş”
mantığına dayanıyordu. Türkiye’nin güvenlik
sorunları ciddi şekilde değiştiği halde, bir
süre daha ABD’nin ve NATO’un uysal ve söz
dinleyen müttefiki politikasını sürdürdü. ABD
ile 2003 martında yaşanan kriz, bir anlamda bu
yeni konjonktürün doğru değerlendirilmesi
anlamına geliyordu. Artık ABD ile her konuda
çıkarlarımızın ortak olduğu dönemin geride
kaldığı, kriz esnasındaki farklı yaklaşımlardan
çok net şekilde anlaşılmıştı. ABD’nin farklı bir
güvenlik gündemi, Türkiye’nin ise farklı bir
güvenlik politikası ve buna ilişkin farklı
kaygıları bulunuyordu. Dolayısıyla bu anlamda
2003’ü bir dönüm noktası olarak almak gerekir.
“TUTARLI ÇİZGİMİZ BEĞENİLİYOR”
Türkiye’nin bu tarihten sonra izlediği
politikalar tutarlı bir çizgi izlemiştir. Pek
çok ülkenin Türkiye’nin izlediği bu politikaya
saygı duyduğunu görüyorsunuz. Bu imajın yalnız
Orta Doğu kamuoyuyla sınırlı olduğunu düşünmek
yanlış olur. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden
Yunanistan’a kadar, Türkiye’nin izlediği yeni
politikayla büyük güçler arasına girmek üzere
olduğuna dikkat çekilmektedir. Artık insanlar
Türkiye’nin izlediği politikadan ziyade, bu
özgüvenin arkasındaki felsefeyle
ilgilenmektedir. Türkiye’nin politikası,
dünyadaki genç politikacılar tarafından da
ilgiyle izlenmekte ve örnek alınmaktadır. Hatta
Batı’da üzerine en fazla yazı yazılan konu,
Türkiye’nin dış politikasıdır. Şüphesiz
bunlardan bazılarının kaygı içerikli olması
doğaldır.
“GEÇMİŞTEN ÇOK BUGÜNE İLGİ VAR”
Son dönemde izlenen politikalarla Orta Doğu’da
yıllara dayanan Türkiye karşıtı imajın çok büyük
ölçüde silinmiş olduğunu gözlemledim. Artık Orta
Doğu’daki entelektüeller Türkiye’nin geçmişinden
ziyade, bugünüyle ilgililer. Türkiye hem
izlediği dış politikayla hem de iç politikasıyla
bölgedeki sivil toplum liderleri tarafından
ilgiyle izlenmektedir.
Türk dış politikasında yön değişimi oldu mu?
Batı'dan uzaklaştık mı?
Türkiye’nin yeni politikasına bakıldığında, tek
bir bölgeye ya da belli bir kimliğe yönelik bir
odaklanmadan söz edilemeyeceğini görürsünüz.
Türkiye, Orta Doğu ülkeleriyle, İslam
ülkeleriyle Afrika ülkeleriyle, Rusya ve
Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle, Kafkasya ve
Orta Asya ülkeleriyle Balkan ve Doğu Avrupa
ülkeleriyle ilişkilerini yürütürken, aynı
şekilde Avrupa Birliği sürecine ilişkin israrlı
tutumunu ve transatlantik ilişkilerini de
sürdürmektedir. Sadece Orta Doğu ve İslam
ülkeleriyle derinleşen ilişkilerine bakarak bir
yön değişikliği sonucuna varmak son derece
yanıltıcıdır. Türkiye değişen uluslararası
koşulların da sunduğu avantajları kullanarak,
tarihi, kültürel ve fiziki bağlarla bağlı olduğu
bölge ülkelerine uzun yıllar gösteremediği
ilgiyi göstermektedir. Bu ilgi, uzun yılların
ihmalinin de bir telafisidir. Bölge ülkeleri ve
halkları bu ilgi karşısında, Türkiye’ye büyük
bir sevgi ve hayranlık duymaktadır. Bunun
Türkiye’nin aleyhine olduğunu nasıl
düşünebiliriz. Bu coğrafya sahip olduğu
zenginliklerle tarih boyunca üzerinde
mücadelelerin eksik olmadığı bir coğrafyadır.
Bizim Türkiye olarak bu dost ülkelere ve
halklara, yıllarca arkamızı dönmemizin ne
mantığı olabilir. Halen “bunu sürdürelim, Orta
Doğu’dan uzak duralım” demenin ne mantığı
olabilir.
“TARİHİMİZ CİDDİ SORUMLULUK YÜKLÜYOR”
Türkiye’nin Suriye, İran ve Sudan ile
ilişkilerine bakarak Batı’dan uzaklaştığını
söyleyenler, Washington yönetiminin de aynı
ülkelerle bir yıldır gizli görüşmeler
yaptıklarını ya da yapmaya çalıştıklarını
bilseler, Amerika’nın da Batı’dan uzaklaştığını
mı söyleyecekler. Dolayısıyla Türkiye’yi bölgeye
bağlayan tarihidir. Bu tarih, bu ülkeye ciddi
sorumluluklar yüklemektedir. Türkiye bundan
kaçamaz. Kaldı ki, bir ülkeye özgüven kazandıran
en önemli unsurlardan biri de tarihi
birikimidir. Türkiye bin ya da birkaç bin yıllık
bir tarihi deneyimi ve derinliği olan bir ülke
olarak, bu bölgede eski bir uygarlığın
temsilcisidir. Böyle bir birikimi olan ülkeye,
sadece “Brüksel’in ve Washington’un kapısında
bekleme” gibi bir rol biçmek bu millete bir
saygısızlıktır. Ben bu ülkenin yetiştirdiği bir
entelektüel olarak bu saygısızlığı yapamam.
Peki Türkiye'nin eksen değiştirdiğini
düşünenler yanılıyor mu?
Türkiye’nin eksen değiştirdiğini düşünenler,
Rusya ile daha 2000’li yılların hemen başında 1
milyar dolar olan ticaret hacminin 35 milyar
dolarlara çıktığını bilmiyorlar mı? Türkiye’nin
Rusya’dan sonra Ukrayna’nın ikinci ticari
partneri olduğunu bilmiyorlar mı? Avrupa Birliği
ile tam üyelik müzakerelerinin bu hükümet
zamanında başladığını bilmiyorlar mı? ABD’nin
2007’den sonra terör konusunda Türkiye ile tam
işbirliği içine girdiğini ve Obama’nın ziyaret
ettiği ilk bölge ülkesinin Türkiye olduğunu ve
Orta Doğu politikalarında bizimle aynı dili
konuşmaya başladığını, Afganistan ve İran
konusunda şimdilik herhangi bir sorunun
bulunmadığını bilmiyorlar mı? Ben bilmediklerini
sanmıyorum. Türkiye’nin Gürcistan ve Ukrayna ile
Rusya arasında, Sırplarla Boşnaklar arasında,
Afganistan ile Pakistan arasında, Hindistan ile
Pakistan arasında ve Irak ile Suriye arasında
arabuluculuk yaptığını ve bu ülkeleri bir
çatışmanın eşiğinden döndürdüğünü bilmiyorlar
mı? Türkiye Lübnan’lı güçlerin tümüyle ilişki
kurarken, Iraklı aktörlerin tümüyle de aynı
ilişkiyi kurabilen, hem Hamas’la hem FKÖ ile
aynı derecede ilişkisi olan bir ülke olduğunu
bilmiyorlar mı? Bütün bunları aynı anda
yapabilen bir başka bölgesel ya da küresel güç
var mı?
Türk dünyası yeni bir alternatif olabilir mi?
Türk dünyası bir alternatiften ziyade, çok yönlü
ilişkilerin bir parçası olabilir. Türk dünyası
Türkiye’nin vazgeçemeyeceği bir dünya ve bir
avantajdır. Türkiye, Türk dünyasında etkili
olduğu ölçüde, dünyadaki saygınlığını artırma
imkânı bulacaktır. Hatta denilebilir ki,
Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya’daki
etkinliği, dünyadaki etkinliğini de beraberinde
getirecektir. Dolayısıyla, Batıyla da ABD ile de
ve hatta Rusya’yla, Uzakdoğu’yla ilişkiler
korunarak, Orta Asya ve Ortadoğu ile ilişkilerin
olabildiğince derinleşmesi, Türkiye’nin en fazla
yararına olan politikadır. Elbette ki, bunu bir
alternatif olarak değil, bir dış politika
çeşitlendirmesi ve stratejisi olarak görmek
gerekmektedir.
İslam dünyası?
Türkiye’nin İslam dünyası ile ilişki kurması bir
alternatif değil, bir zenginlik ve güç kaynağı
olabilir. İslam dünyası denildiğinde, 50'yi
aşkın ülke söz konusudur. Yani bu Türkiye
açısından çok büyük bir şanstır. Türkiye kadar
potansiyeli yüksek, dünyada lider, bölgesel ve
küresel aktör olabilecek, hatta lider olabilecek
ülkelere baktığınızda, böyle bir şansı olan
başka ülke yoktur. Bu şans ABD’de bile yoktur.
Bakıldığında ABD, bölgedeki pek çok ülke
tarafından sevilmiyor. Batı Avrupa’da
bakıldığında Almanya ve Fransa gibi ülkelerin
böyle bir desteği yoktur. Ama Türkiye eğer her
alanda gelişmesini tamamlarsa, İslam dünyası ile
gelişen ilişkiler çerçevesinde, elliyi aşkın
ülkeden destek alan, onların liderliğini yapan
bir ülke haline gelebilir ve bu çok ciddi bir
gücün ifadesi olur. Bu bağlamda uzun vadede
Güvenlik Konseyi’ne daimi üyelik konusu bile
tartışmaya açılabilir. Ama Genel Kurul’daki
oylamalarda uluslararası konferanslarda bu çok
ciddi bir güçtür. Dolayısıyla böyle bir
potansiyeli değerlendirmekte yarar var. Bunu bir
alternatif olarak değil, büyük bir zenginlik ve
güç kaynağı olarak görmek lazım.
Son zamanlarda üzerine çok konuşulan
“demokratik açılım”ı değerlendirebilir misiniz?
Demokratik açılım, Türkiye’nin başarmak zorunda
olduğu bir süreç. Bunu başarırsa, Türkiye’nin
gerçek bir bölgesel güç olduğu artık
tartışılmayacaktır. Çünkü Türkiye beş yıl içinde
küresel güçler arasında yerini alır. Herkesin
mutlu olduğu, özgürce yaşadığı etnik ya da dini
kimliği dolayısıyla ikinci sınıf vatandaş
sayılmadığı ya da itilip kakılmadığı bir ülke
olduğu zaman, yani gerçek bir demokrasiye sahip
olduğunda aynı zamanda zengin bir ülke
olacaktır. Aksi halde kaynaklarımızı birbirimize
karşı kullanıp, gelişmiş ülkeler arasında yer
almamızı engelliyoruz. Ekonomik rekabetin en
yoğun yaşandığı bir dönemde bulunuyoruz. Bilgi
ve teknoloji üretemeyen ve iç sorunlarını
çözemeyen ülkelerin küreselleşme karşısında
kimliklerini ve ulusal bütünlüklerini korumaları
ve saygın bir yere sahip olmaları mümkün
değildir. Bu konuda etrafımızda yığınla örnek
var. Ben işte bu nedenle demokratik açılımı
destekliyorum. Türk devleti yapabileceğini
sonuna kadar ortaya koymalıdır. Ben bu özgüvene
sahip olduğumuz düşüncesindeyim. Bunun kolay
olmadığını biliyoruz. Zaten kolay olsaydı 25 yıl
devam eder miydi. Bakın İspanya bunu
demokratikleşmeyle çözdü. Gerçi halen marjinal
bir grup var. ETA halen varlığını sürdürüyor.
Ama 2000’yılların öncesindeki etkinliği artık
yok. Bask bölgesindeki desteği yüzde 10’un
altında. Belki bizde de böyle olacak. Belki
marjinal bir grup ya da bir terör örgütü
varlığını sürdürecek ve zaman zaman eylemlerde
bulunacak. Belki terörü yüzde yüz
bitiremeyeceğiz. Bu normal bir durumdur. Ama bu
ihtimaller üzerine politika yapamayız.
Türkiye’yi herkesin mutlu olduğu, yarınından
emin olduğu bir ülke haline getirmek zorundayız.
AK Parti’nin dış politika anlayışını nasıl
buluyorsunuz? Cumhuriyet dönemi ekolleri içinde
yeni bir anlayışı temsil ettiğini düşünüyor
musunuz?
Yeni dönemdeki izlenen dış politika, Özal’la
beraber temelleri atılan ama konjonktürün de
ortaya çıkardığı fırsatlardan yararlanma
bağlamında şekil alan bir dış politikadır. Bu
dönemde farklı bir seçeneğe yönelmek çok mümkün
görülmemektedir. Zira bu olanaklardan
yararlanmamak, yeni çıkan şartları
değerlendirmemek doğru olmaz. Diğer bir deyişle,
Türkiye her yöne açılan, her yönde derinleşen
dış politika açılımları gerçekleştirmek
durumundadır. Bunu yaparken de bir alternatif
arayışı içerisine girmemek, ya da alternatif
arayışı içerisinde olmayı zorunluluk olarak
görmemek gerekmektedir; AK Parti'nin dış
politikası da bu doğrultudadır.
Türkiye Orta Asya ülkeleri, Türk dünyası ve
İslam dünyası ile olabildiğince yoğun ilişkiler
geliştirmek durumundadır. Ancak bu ilişkiler bir
alternatif oluşturamaz. Bunun yanı sıra ABD ile
olan ilişkiler de ortak çıkarların söz konusu
olduğu alanlarda sürdürülmelidir ve
sürdürülmektedir. Avrupa ile olan ilişkiler, hem
var olan ekonomik seviye anlamında devam
ettirilmesi gereken ilişkilerdir. Hem de AB
süreci dolayısıyla sürmesi gereken ilişkilerdir.
Dolayısıyla tüm bunlar dikkate alındığında, Türk
dış politikası farklı kulvarlarda ilerlemektedir
ve ilerlemek durumundadır. Büyük bir ülke,
küresel bir aktör de böyle olur zaten.
Sizce Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği ve
Amerika ile ilişkilerini geliştirirken, aynı
zamanda da Rusya, Çin, İran, İslam ülkeleri ve
Türk dünyası ile de yakınlaşabilir mi?
Bugünkü konjonktürde bu ilişkilerin birlikte
sürdürülmesi mümkündür. İran özel bir durumdur.
Bu ülkelerle eş zamanlı olarak yürütülen
ilişkilerin sorunsuz olmasını beklemek gerçekçi
olmaz. Bu ilişkiler farklı yoğunlukta,
alabildiğine ilerler derken, bazı özel
durumlarda farklı ülkelerin, bazı farklı
kaygılarının gündeme gelmesi de olasıdır.
Onların izlediği dış politikalarda sizin
kaygılarınız gündeme gelebilir. Yani bunlar,
yeni dönemin ortaya çıkardığı sorunlar ya da
koşullardır. Yani ABD, Türkiye’nin İran’la
ilişkilerinden rahatsız olacak, Türkiye de
ABD’nin Irak’la olan ilişkilerinden rahatsız
olacaktır. Bunlar normaldir. Bununla beraber,
karşılıklı taraflar birbirlerinin çıkarlarını
gözeterek, eğer farklı alanlarda daha hayati
çıkarları varsa, onlara odaklanarak daha az
önemli olan alanlardaki çıkarlarında bir ortak
payda yakalayarak ilişkilerini sürdürebilir. ABD
Türkiye’yi iterek, kakarak Orta Doğu
politikasını sürdüremez. ABD bu bölgede var
olmaya devam edecekse, Türkiye’nin de desteğini
almak zorundadır. O nedenle ABD’nin Türkiye’ye,
Türkiye’nin de ABD’ye ihtiyacı vardır ve bu
ilişkiler bazı basit sorunlara hapsedilemez.
Türkiye ABD ilişkilerinde bugüne kadar zaman
zaman yaşandığı gibi bundan sonra da sorunlar
yaşanabilir. Burada önemli olan uzun dönemli
politikalar bağlamında hareket ederek sağduyulu
davranmaktır.
Dış politikada yeni döneme ilişkin ne
öngörüyorsunuz?
Yeni dönem çok bilinmeyenli bir denklem gibidir.
Artık siyah beyaz bir dünya yoktur. Dolayısıyla
çok başarılı bir diplomasi yürütmek gereği artık
daha da önemlidir. Bu bağlamda teknik
çalışmalara, özellikle karar alıcılara yardımcı
olacak çalışmalara ciddi bir ihtiyaç söz
konusudur. Dış politika artık bir kişinin
düşünüp uygulanacağı bir niteliğe sahip
değildir. Daha önceleri basit, bir bilinmeyenli
denilebilecek bir denklem ile karşı karşıyaydık.
Tehdit bir tarafa konulduğunda, onun karşı
tarafındaki hemen ortaya çıkmaktaydı. Bugünkü
durum biraz daha farklı ve çok daha karmaşıktır.
Sorunların çok boyutlu olarak ele alınması
gerekmektedir.
Prof. Dr. Tayyar ARI kimdir?
Akademik yaşamına 1984’te başlayan Prof. Dr.
Tayyar ARI, 2002’de profesörlüğe yükseldi.
Uluslararası konferans ve saha araştırması
amacıyla; ABD, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün,
Suudi Arabistan, Mısır, İsrail, Filistin,
Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn,
Katar, Umman, Makedonya, Kosova, Yunanistan,
Almanya, Fransa, İsviçre, Azerbaycan ve
Ukrayna’da bulunan Prof. Dr. Tayyar ARI’nın
Türkiye’de ve yurt dışında okutulan birçok
kitabı bulunuyor. Halen Uludağ Üniversitesi İİBF
Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde Lisans ve
Lisansüstü, İstanbul’da Harp Akademileri
Komutanlığı’nda ( Doktora) ve Beykent
Üniversitesi’nde Yüksek Lisans dersleri veriyor.
Röportaj: Türkan GENÇ
|